TDV sağ 160x600


TÜRKİYE'DE TOPLUMSAL SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VAR MI? – III: KURUMLARDA YAŞANAN ÇÖZÜLME

Daha önceki iki yazıda Türkiye'de toplumsal sürdürülebilirlik için gerekli olan üç bileşenden "milli kimliği ayrıştırmayan toplumsal süreklilik" ve "istikrarlı büyüme" bileşenlerini engelleyen sorunları incelemiştim.

Daha önceki iki yazıda Türkiye’de toplumsal sürdürülebilirlik için gerekli olan üç bileşenden “milli kimliği ayrıştırmayan toplumsal süreklilik” ve “istikrarlı büyüme” bileşenlerini engelleyen sorunları incelemiştim. Bugünkü yazımda ise “toplumsal sürdürülebilirlik” için gerekli olan üçüncü bileşen, yani “kapsayıcı kurumların” olmasını tartışacağım. Kapsayıcı kurum ne demektir, bunun karşıtı nedir? Türkiye’de kurumlar geçmişte kapsayıcı mıydı, şimdi kapsayıcılıkları değişti mi? Bu soruları cevaplamaya çalışacağım.   

KAPSAYICI VE DIŞLAYICI KURUM NE DEMEKTİR?

Kurumların kapsayıcılığı kavramı Türk iktisatçı Daron Acemoğlu tarafından geliştirilen “inclusive institutions / kapsayıcı kurumlar” kavramına dayanır. Acemoğlu uzun yıllar büyüme ve kalkınma alanlarında çalışmış bir iktisatçı olarak ülkelerin sürdürülebilir kalkınma patikalarına girmesi için kurumların kapsayıcılığının hayati önemde olduğunu söylemektedir. Acemoğlu’na göre toplumsal kurumlar içeriklerine göre iki kategoride sınıflandırılır: Siyasi ve iktisadi kurumlar. Yine Acemoğlu’na göre kurumlar işlevlerine göre de iki kategoride sınıflandırılır: kapsayıcı ve dışlayıcı kurumlar. Kısaca bunları açıklayayım:

“Ulusların Çöküşü” adlı kitaplarında Acemoğlu ve Robinson, ülkelerin kalkınması için belirleyici rolün o ülkedeki kurumlarda olduğunu söyler. Siyasi kurumlar ülkedeki farklı otoriteler arasında iktidar ve gücün dağıtılmasını düzenleyen ve yine bu otoriteleri tanımlayıp oluşturan kuralları koyan kurumlardır. Yasama, yürütme ve yargı erkleri, bunların içindeki özel nitelikli alt kurumlar (AYM, Danıştay, Sayıştay, Yargıtay ve benzeri), siyasi partiler, dernekler ve benzeri bu siyasi kurumlara örnek gösterilebilir. Öte yandan iktisadi kurumlar da vatandaşlar arasındaki mülkiyet ilişkilerini, üretim ve yatırım faaliyetlerini düzenler, (firmalar, bankalar, sendikalar, devletin iktisadi teşkilatı ve benzeri). Her iki farklı içerikteki kurum da işlevlerine göre kapsayıcı ve dışlayıcı olarak tanımlanabilir.     

Kapsayıcı iktisadi kurumlar sadece elitlerin değil toplumun tamamının mülkiyet ve girişim haklarını koruyan, mülkiyetin adaletsiz yabancılaşmasını engelleyen ve bütün vatandaşların kâr odaklı iktisadi ilişkiler içinde ortak çalışmasını engellemeyen ve de destekleyen kurumlardır. Bu bilgileri açıklamak gerekirse, kapsayıcı iktisadi kurumların işlevleri üç temel kısma ayrılmaktadır: Birincisi iktisadi kurumlar kişi veya zümre ayrımı gütmeden, imtiyazlı veya torpilli gruplar yaratmadan, toplum içindeki herkesin mülkiyet hakları, kazanç ve girişim fırsatlarını güvence altına aldığı sürece kapsayıcı kabul edilebilir. İkincisi, iktisadi kurumlar servet ve gelir dağılımında adaletsizliğe yol açmadıkları ölçüde kapsayıcıdır. Üçüncüsü, iktisadi kurumlar -özellikle devletin iktisadi kurumları- piyasaların rekabetçi şartlarda çalışmasını sağladıkları ve piyasa işleyişine köstek olmadıkları ölçüde kapsayıcıdır. Bu kurumların varlığı Acemoğlu’na göre işgücünün verimliliğini de arttırmaktadır. Uzun dönemde kapsayıcı iktisadi kurumların var olması için kapsayıcı siyasi kurumlara ihtiyaç vardır. Siyasi kurumlar, geniş toplum kesimlerinin ülkenin yönetiminde aktif olarak söz sahibi olmasını sağladıkları ve toplumun çoğunluğu için faydalı kararların alınmasını sağladıkları ölçüde kapsayıcıdır.  Bu kurumlar bütün çağdaş özgürlükçü demokrasilerin temelini teşkil ederler. Eğer kapsayıcı siyasi kurumlar olmazsa, toplumda bir azınlık grup veya tek adam siyasi gücü kendi elinde toparlar ve akabinde, er veya geç, toplumdaki mülkiyeti, serveti ve kazanç imkânlarını da kendi eline geçirebilir.          

Dışlayıcı iktisadi kurumlar gelir ve servet dağılımında toplumun geniş bir çoğunluğunu dışlayan, toplumda hâkim bir zümrenin gelir ve servet dağılımında aslan payını almasına yol açan kurumlardır. Bu kurumlar toplumda elit/seçkin bir zümre haricinde kalan kesimlerin iktisadi faaliyete girerek kazanç elde etmesini sınırlar veya engeller, buna ek olarak mülkiyet haklarının elit / seçkin azınlık lehine düzenler, (yani servet dağılımında adaletsizliği arttırmayı amaçlar.).  Köleci sistem, serflik sistemi ve benzeri azınlığın iktisadi gücü, servet ve geliri elinde topladığı rejimler dışlayıcı iktisadi kurumlara örnek gösterilebilir. Bu durumda çalışanların verimliliği ve üretkenliği arttırmaları için hiçbir güdüleri olmayacaktır, çünkü üretilen ekstra değer de sistemin efendilerine gidecektir. Dışlayıcı iktisadi kurumların varlığı dışlayıcı siyasi kurumlara bağlıdır ve bu ikisi birbirini destekler. Dışlayıcı siyasi kurumlar toplumun büyük bir kısmının yönetim ve karar alma mekanizmalarından dışlanmasını ve bütün iktidar ve gücün bir avuç azınlık zümre veya bizzat bir tek adamın elinde toplanmasını sağlayan kurumlardır.  Monarşiler, diktatörlükler, totaliter rejimler, oligarşi ve plütokrasiler dışlayıcı siyasi kurumlara dayalı rejimlerdir. Burada iktidar mutlak güç unsurları ile korunur: ordu, polis teşkilatı ve iktidara bağımlı mahkemeler. Acemoğlu’na göre, bir ülkede seçimler olsa bile kurumlar dışlayıcı olarak kabul edilebilir: siyasi rekabet adil şartlar altında yapılmazsa, basın ve medya tek taraflı ise ve bütün adaylar medyada eşit tanıtım imkânına sahip değilse, oy verme işlemi sırasında seçim kuralları ihlâl edilebiliyorsa, seçim kuralları sadece taraflardan birinin istekleri doğrultusunda değiştiriliyorsa, o takdirde, o ülkede seçimler göstermelik ve kurumlar dışlayıcıdır.   

KURUMLARIN KAPSAYICILIĞININ AZALMASI

Türkiye’nin kurumsal yapı tahlilini yapmak için gerçekten çok geniş yere gerek vardır. Denebilir ki bu konuda iki ciltlik kitap yazılabilir. Ama ben burada ana hatlarıyla kurumların zaman içinde kapsayıcılığının azalmasını anlatmaya çalışayım. İktisadi büyümedeki istikrarsızlığı 1988 yılından bugüne ele almıştık. Çünkü istatistikler bizi bu konuda sınırlamaktaydı. Kurumların analizini daha geniş bir zaman diliminde ele alabiliriz.

Türkiye’de gerçek anlamda sermaye birikiminin başlaması ve Türk milletinin ticaretle tanışması Cumhuriyet sonrasıdır. Acemoğlu’nun tanımı ile kurumlar bireylerin “kâr odaklı iktisadi ilişkiler içinde ortak çalışmasını” desteklemelidir. Buradaki anahtar terim “kâr odaklı” terimidir. Osmanlı’dan devralınan Türk – Müslüman devlet ve toplumu kâr odaklı değildi.  Cumhuriyet’le birlikte ticareti, para kazanmayı öğrenmeye başladık, daha doğrusu “kâr etmenin, para kazanmanın” utanılacak bir şey olmadığını öğrenmeye başladık. Ancak daha önce kâr amaçlı ticaret kurumları ve kültürü oturmamış bir toplumda, sermaye birikimi için ilk ivme devlet tarafından verilecekti. 1923 ve 1938 arası Cumhuriyet’in ilk yıllarında iktisadi büyüme ve sermaye birikimi hızlıyken, iktisadi kurumların pek kapsayıcı oldukları söylenemezdi. Devletin sanayileşme politikası vatandaştan toplanan vergilerle bir avuç seçilmiş esnafın sanayici haline getirilmesini hedefliyordu. Kurulan bütün KİT’leri, Teşvik-i Sanayi Kanunu, Sanayi-i Maadin Kanunu ve bu kanunların uygulamaları kamudan bir avuç seçilmiş kişiye rant ve sermaye aktarılmasını doğrular. Bu dönemde temel sanayi kurulurken, halkın geniş çoğunluğu, özellikle köylerde, fakirlik içindeydi. 1950-60 arası görece daha kapsayıcı olmakla birlikte, modern anlamda kapsayıcı iktisadi kurumlardan bahsedemeyiz. Bu dönemde seçilmiş ve rant aktarılan kesimler toprak ağaları, kasaba eşrafı ve çiftçilerdi. Genel anlamda 1950-60 arasında iktisadi kurumların kapsayıcılığı artmıştı ama mantık yine aynıydı. İktidara gelenler kendi dayandıkları grupları imtiyazlı hale getirip onlara rant aktarıyorlardı. 1960-80 arasında şehirlileşme ve planlı sanayileşmeyle iktisadi kurumların kapsayıcılığının arttığı söylenebilir. Sendikaların, çeşitli çalışma örgütlerinin, modern bir iş kanununun varlığı kapsayıcılığın artmasını sağlamaktaydı. 1980 – 2000 arasında dışa açılmanın getirdiği rekabet imkânlarıyla birlikte, dış ticari, iç ve dış mali liberalleşmelerin yol açtığı süreç özünde kaynakların tarım ve sanayiden hizmetlere kayması, sanayide git gide yabancı sermaye payının artması ile sonuçlanmıştı. Her ne kadar dışlayıcı olarak tanımlanmasa bile bu dönemde iktisadi kurumlarının kapsayıcılığının azaldığı söylenebilir. Bu manada 1980 – 2000 yılları arası  özellikle çiftçi ve işçinin haklarının tırpanlandığı ve piyasalarda tekelleşmenin hızlandığı, dış destekli birkaç holdingin ekonomide merkezileştiği bir dönem olarak kapsayıcılığın azaldığı bir dönemd olarak tanımlanabilir. 2000 yılından bu güne, bu süreç daha da hızlanmıştır. Bir taraftan kırsaldan kentlere göç eden ama şehirlileşememiş lümpen yığınlar, bir taraftan pazarlık gücü ve hakları sürekli tırpanlanan işçiler, üretimden kopan çiftçi ve sanayiciler, artan yabancı sermaye, yükselen finans, hizmetler ve inşaat sektörleri… 2000-2012 arası bu sistem herkesi kapsayıcı bir sistemdi: Dışarıdan borç para bulunduğu müddetçe herkes bir şekilde bu sistemden pay alıyordu. Ancak 2013-2022 arası dışarıdan para akışı artan oranda yavaşlamaya başlayınca sistemin dışlayıcılığı belirgin hale geldi. Rantiyeler, yabancı yatırımcılar, bankacılık ve finans kesimi, emlâk sahipleri servetten paylarını arttırırken, sanayiciler, üreticiler, çiftçiler, işçiler ve sabit gelirli çalışanlar, küçük esnaf, yani toplumun büyük bir çoğunluğunun, servet ve gelirden payları düşmüştür. Hâlâ daha bu süreci yaşıyoruz…   

Sonuç: Toplumsal sürdürülebilirlik için kapsayıcı kurumların olması gerekir. Eğer kurumlar dışlayıcı olursa, zaten o toplumun toplum olarak kalabilmesi zordur. Kapsayıcı kurumlar yönetimde ve ekonomide eşitlik, servet, gelir ve fırsat dağılımında adalet, toplumun çoğunluğunun menfaatine çalışacak bir sistem anlamına gelir.  İstikrarlı bir büyüme ve toplumsal zihniyette süreklilik ile birlikte kapsayıcı kurumların varlığı toplumsal sürdürülebilirlik için hayati önemdedir.