YA DEVLET BAŞA

"Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe" aslında bu anlamlı sözün tamamı. Merhum Orhan ASENA'nın 1982 yılında yazdığı tiyatro oyununun adıdır aynı zamanda.

Halk arasında yüzyıllardır söylenegelen bir ibâredir. Biz Türklerin “devlet” kavramını kutsayan yanını ve devlet olmaza akıbetimizin ne olacağını anlatan bir vecizedir. (Orhan ASENA, tiyatro eserinde Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe derken; Kanuni Sultan Süleyman’ın oğulları Bayezid ile Selim arasındaki taht kavgasından bahsetmektedir.)

Geçen hafta içerisinde Türkiye Bankalar Birliği, Türkiye Futbol Federasyonu ve Kulüpler Birliği Vakfı bir araya geldiler ve spor/futbol kulüplerimizin mali yapılarının iyileştirilmesi başta olmak üzere borç yükünün yeniden yapılandırılması vb. birçok teknik konuyu görüştüler. Kangren haline gelen yapısal arızaların giderilmesi için maddeler halinde sıralanan konularda görüş alış-verişinde bulundular. Taraflar birbirlerini tanıdılar, tarttılar ve aynı niyet üzerinde hizalandılar.

Beştepe’nin iradesi ile Berat Bey’in devreye girmesi sonucunda gerçekleşen bu ilk toplantı; bir nevi, Devlet-i Âli Türkî’nin duruma vaziyet etmeyi gerekli gördüğünün işaretiydi. Demek ki zamanı şimdiymiş.

Kemal Tahir’in tanımıyla; batı toplumlarında devlet toplumsal düzenin tamamlayıcısı-denetleyicisidir, oysa Türk toplumunda bizzat devlet bir yasa-koyucu, düzen sağlayıcıdır ve bu anlamda vazgeçilmez niteliktedir. Türk Kimliği diye bir tanım mevcutsa; devlet, bunun vazgeçilmez ana unsurudur. Geleneksel olarak Batı ne kadar bireysel/ferdiyetçi çizgide ise biz Türkler kendimizi devlet kuşatıcılığı altında ifade etmekten yana tutum içindeyiz asırlardır.

İşte genlerimizde yıllardır barındırdığımız bu özellik sonucunda işler sarpa sarınca yerleşik kural ve uygulamalar derdimize çare olamayınca “kurtar bizi Devlet Baba” moduna dönüveriyoruz ve Devlet Baba çizmeleri giyip meydana çıkıyor ve bizim batırdığımız noktada işin gereği neyse usulüne göre hallediyor.

Serbest piyasa şartlarında yaşamaya alışan Batılı şirket ve organizasyonlar iyi yönetilmediklerinde piyasadan silinir, çekilirken yerlerini daha iyi yönetilen, daha sağlıklı bir mali yapıya sahip işletmelere bırakabiliyorlar. Fransa’da en fazla (10 ) şampiyonluğa sahip takım Saint Etiennê olduğu halde kaç kere küme düştüğüne, iflas ettiğine şahidiz. Borussia Dortmund’un daha birkaç sene önce takım mühendisliğinde yaptığı hata ve aşırı borçlanma yüzünden Bundes-Liga 2’ye düşüp çıktığı hatırlardadır. İskoçya’nın efsane takımı Glasgow Rangers iyi yönetilmediği için birkaç sene önce düştü çıktı, hâkeza; Arjantin SuperClasico’sunun mütemmim cüzü River Plate de aynı şekilde borçlarından dolayı alt lige düşüp tekrar çıkanlardan. Yani beceremeyen gidiyor, beceren kalıyor oralarda.

Bizde ise Dernekler Kanunu ile yönetilmenin verdiği aşırı konfor ve denetimsizlik sebebiyle muhteris yöneticilerin oyuncağı haline gelip borç gırtlağı aşınca: “kurtar bizi Devlet Baba!”

–  yok ya Devlet Baba da enayiydi sizi her defasında kurtaracak!

Bu sefer öyle bir çökecek ki Devlet Baba üzerinize belki “keşke” diyeceksiniz ama iş işten geçmiş olacak ve çok iyi olacak, çok güzel olacak.

Bir dizi kanun değişikliği ve çıkarılacak yeni kanunlar, yayınlanacak Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile 11 (onbir) yıllık bir makro/master plan içerisinde tüm borçlar yapılandırılacak, lisans verme kriterleri sıkı sıkıya uygulanacak, denk bütçeye uyamayan kim olursa olsun gözünün yaşına bakılmayacak ve belki de önümüzdeki on senede yepyeni şampiyonlarımız olacak Süper Lig’de?

Ziraat Bankası önderliğinde sağlanacak fonla birlikte, naklen yayın gelirlerinden, forma reklamlarına kadar akla gelen her türlü girdi (bir nevi) temlik altında olacak. Tüm harcamalar da aynı şekilde kuruşu kuruşuna bütçe denkliği içerisinde yapılabilecek.

Başka çaresi kalmadı bu işin, sporu, futbolu yönetenler kendi özerklikleri içerisinde bu işi beceremeyince; “Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe”