YALNIZLIĞIMIZDA ÇOĞALDIKÇA BOĞULUYORUZ

Yaşar İÇEN 23 Ağu 2019

"Öyle kalabalık ki yalnızlığımız; ne yana dönsek kendimize çarpıyoruz..."

Güvenmiyoruz ne kendimize ne de çevremize. Güvenmiyoruz, uzaklaşıyoruz, herkesi suçlamaya başlıyoruz, yargılıyoruz, kalemlerini kırıp atıyoruz...

İşin özünde haklı mıyız acaba? İnsanoğluna dair aldığımız her darbe gözümüzü, gönlümüzü, dilimizi, dokunuşlarımızı kapadı dünyaya karşı. Saydıklarımın hepsi ruhsuzca ve canice evrim geçirdi.

Gözümüzün feri kaçınca; kainattaki insana dair enerji kaçak yapmaya başladı... Sohbetlerdeki bakışlar bitti! Herkes telefona, televizyona, teknolojik cihazlara yöneltti bakışlarını. ‘Ey sevgiliye’ yöneltilen bakışların feleği şaştı adeta. Nasıl mı? Şöyle; geçmişte gözlerden birbirine akan enerji nehirlerinin debisi önemliydi. Debinin seviyesi yapılan sörfün tadına, heyecanına yansırdı ve ona göre ‘seviyorum uleenn’ veya ‘hiç ısınamadım’ denirdi.
Sonra gözler ruhu hormonlar ile aldatmaya başladı ve gözlerin bakış mevziisi ruhsuzca çeşitli fiziki hedeflere odaklandı. Duyguymuş, bakışlarla gönlüne akmakmış, sevgi nehirlerinde sörf yapmakmış; salla salla vur duvara sonra at kör kuyulara felsefesine büründü...

Gönlümüz soğuyunca; günlük ve hatta anlık menfaate dayalı bol abartılı ve vıcık vıcık ‘sözde sevmelere’ ait yalancı cümleler hayatımızdaki yerini aldı. ‘Seni seviyorum’a dair yalanlar diz boyu! Sevdiği uğruna dağları delen Ferhat, aşkı tasvir eden cümlelerin yerine bilumum ‘enayi’ ile bağdaşan mevzuların kıblesi oldu... ‘Oğlum Ferhat gibi enayi misin bir kız için bu kadar fedakarlık yapılır mı hiç’ ya da ‘bak kızım sen sen ol Ferhat gibi birini arama! Aşk karın doyurmaz maddi durumu iyi olan birini bul’ cümleleriyle gömdüğümüz zavallı Ferhat mezarında ters dönmüştür.

Dilimiz kuruyunca; ayaküstü sohbetleri, merdivende komşuya verilen selamın ardından gelen ‘komşum buyur gel kahve eşliğinde bi sohbet edelim’ davetini, akraba-arkadaş ziyaretlerinin doyumsuz keyfini ‘zamanım yok’ bahanelerine sığdırıp anlamsız bulduk! Belki de asırlara sığmayacak sohbetlerimizi kuru bir ‘merhaba’ya yükledik bitti. Anlayacağınız dilimizden akan nağmeler, şiirler, türküler kurudu...

Dokunuşlarımız mühürlenince; çiçeğe-böceğe-taşa-toprağa-çağlayan suya cezalar kestik türlü bahaneler üreterek. Dokunarak aldığımız enerji ile ruhun analizini yapma yeteneğimizi kaybettik. Büyüklerin öpüp başımıza koyduğumuz ellerinin yerini uzaktan çaktığımız ‘naber’ selamları aldı.
Peki ya seviyorum dediğimize uzanan dokunuşlarımıza ne oldu? Kedi içti sonra dağa kaçtı en sonunda da yandı, bitti, kül oldu... Ara ki bulasın!
İç titreten dokunuşların yerini ‘laf olsun torba dolsun da anı kurtarsın’ haller aldı.

Ve sonra ellerimizin arasına aldığımız başımız ile yalnız kaldık...Yalnızlığımızda çoğaldık... Çoğaldıkça boğulduk....