YOLCULUK…

Kovalanan da yorulur… Ruhen de yıprandık aslında biraz…

Dış dünyaya ait yolculuklardan fırsat bularak, iç dünyaya doğru yolculuk yapmaya uzun bir süredir eminim çoğunuzun ne imkanı ne de vakti olmuştur. ‘Hayat telaşesi‘ derler ya, işte o, kattı hepimizi önüne ha bire kovaladı, kovaladı sanki. Özellikle son 20 yıldır tamamen farklı bir hal aldı hayatımız. Yüzü; eski yüzüne, gözü de eski gözüne benzemez oldu. Hali, hallaç pamuğu gibi savruldu. Şirazesinden çıkmaya doğru.

O kadar ki; bu kovalamacada yürüyüş temposunda kovalanmak yeterli olmadı, tabir-i caizse kovalamaca oynadı hayat bizimle.. Nefesi ensemizde. Özellikle de bu 20 yılın son 5 yılı memleketimiz, insanımız için çok zor, stresli ve telaşlı idi.

Kovalanan da yorulur… Ruhen de yıprandık aslında biraz… Kovalamacalar, kaçışmalar, kovalanmalar sırasında. Bazılarımızın hayatlarına aklar, hayatının gözlerine de yaşlar düştü. Düşüp kalanlar da oldu. Allah rahmet eyleye...

Bu telaşeler bu günlerde çıtayı daha bir yükseltti. Ta ki yaşadığımız bugünlerin dış kapı avlusuna istenmeyen, soğuk yüzlü, ürkütücü, sevimsiz bir misafirin ilk adımıyla. Kovalamacayı o devraldı. Ve oyuncuları çoğalttı, kovalananları. Cihanı önüne kattı şimdilerde. Sınırları kaldırdı. Tanımaz oldu. Kim bilir, bir nefes almalık sürelerde rahat edeceğiz belki bundan sonraları, o dinlenirken, uyurken. Nefesinin bir an önce kesilmesini canı gönülden hepimiz arzularken.

Bu, böyle devam edip nereye kadar gidecek. Uçurumlar var mı yoksa önünde. Hayatımızın yakasından ellerini ne zaman ve denli çekecek, bundan sonrasında da. Yaşadıklarımız hem iç hem de dış dünyalarımıza hangi hususlarda ne denli dokundu? Dokunacak.

Bu sevimsiz misafir göğümüzü kararttı, kaç ümidimizin başına yıldırımlar düşürdü, şimşekler çaktırdı… Hep bulanık mı olacak hayatımızın bakışları; puslu-sisli. Ne zaman hayatın dallarına tekrar kuşlar konacak, cıvıltılar duyacağız, toz pembe olacak tekrar hayatlar, ne zaman!

Bu soruların birçoğunun cevabı, bir köşede gene de umudunu kesmeden bekleyen dünyalar için bir muamma belki de! Dünyalarımızın dış görünüşü aşağı yukarı böyle gibiyken içi ne alemde acaba?.. En başlarda ‘iç yolculuk‘ dedik ya… Oraya doğru bir seyrüsefer…

Durum böyleyken; hani bazen deriz ya; ‘Bazı şerler yoluyla netice hayra çıkabilir bilinmez’ diye. Bu bağlamda düşünüyorum da; aslında tüm bu olup bitenler, iç dünyamızdaki o çalkantılar, sızlamalar, sızlanmalar, soru işaretleri, bizi silkeleyip kendimize getirmeye, iç dünyamızda üstü toz tutmuş, hatta kaybolmaya başlamış kimi güzel düşüncelerin üzerindeki tozları silme yönünde de bir araç olamaz mı? Diğer yandan, iç dünyamızda olan kimi negatif davranışları da bu süreçte silme yönünde de. Onları buharlaştırma yönünde de. Çünkü tefekkür ediyoruz çok uzun zamandır. Tefekkür de iyi bir şeydir. Neticeleri güzel olabilir. Süreklilik arz ettiği zaman ki, bu süreçte kısa bir zaman dilimi değil, olacak gibi de görünmüyor çok kısa vadede…

Hasıla demek istediğim; iç dünyaları bu yaptığımız yolculuklar cilalayıp, parlatmaz mı?

Kırışmaya yüz tutmuş, kimi ütüsü bozulmuş duygu ve düşünceleri gözden geçirip, onları adam akıllı tekrar ütülemek… İşte tüm bunları yapıyor olmanın (hatta bazılarımız bilmeyerek) bir neticesi olarak ve bu sıkıntılı günlerin içerisinde veya sonunda bir lütuf olarak bizlere, hayatlarımıza eskisinden çok daha iyi duygu, düşünce ve imkanların bahşedilemeyeceğini hangimiz bilebiliriz ki. Daha güçlü bir insan ve karakter olarak bu süreçten çıkamayacağımızı da...

Herkes için bu geçerli değil tabii ki. Yazılanlar itibarıyla yukarılarda ne kadar karamsar bir hava esse de (mevcut hale göre) işin iyi tarafından bakmayı ihmal etmek hayatımıza haksızlık olur gibi de geliyor…

İzah ettiğim bazı gerekçeler dolayısıyla belki de tam zamanıydı, dış dünyaya bu geçici kapanışın… Ve de iç dünyamıza yelken açıp, açılışın... Hakikaten sanal, naylon bir hayat yaşamıyor muyduk, küresel olarak... Atladıklarımız, göz ardı ettiklerimiz ziyadesiyle çoğalmadı mı? Düşünmemiz gerektiği halde düşünemeyip ihmal ettiklerimiz. Bu yalan dünyadaki ‘o yalan hengame, telaşe’ esnasında. Onlara kendimizi esir etmemiz ile…

Her birimizin, çoğunlukla da hepinizin ortak malı olan geçer akçe, eli-yüzü düzgün kimi gerçekleri iç dünyalarımızda kendi çapımızda küstürmeye başlamadık mı? Bu da dış dünyalarımıza yansımadı mı? İçimiz bize, son zamanlarda yan yan bakmaya başlamadı mı? ‘Ey yolcu, ne bu hal? Bu yavan yaşam. Yol-yolak bilmez oldun, usul-erkan, dur-durak bilmez oldun, hatır-gönül saymaz oldun, aymaz oldun sen aymaz, nereye böyle? Gittiğin yol, yol değil, gel hele sen biraz böyle gel’ dercesine. Yoksa hepimiz yakalarımızdan tutulup bu hallerimiz dolayısıyla mı geldik bu günlere? Doğayı, hayvanları, çiçekleri, böcekleri de küstürerek. Para kazanma hırsıyla, kapitalizmin kulağımıza fısıldayıp işaret ettiği bu yalan ve sanal dünya için. Dünlerimizin çeşit çeşit hikayeleri ve şikayetiyle.

Birdenbire kim çekti hayatlarımızın el frenini... Uçakları, gemileri, otobüsleri, trenleri, gidişleri-gelişleri kim durdurdu bir bilen var mı?

İç dünyalara seferler mi başladı ne? Duygulara, insanlığa. İç dünyaların her bir köşesine.

Kalabalıklar arasında cılız duyulan kimi sesler kulağımıza daha bir net mi gelmeye başladı ne? Gelip geçerken, öylesine baktığımız, akıllarda sisli bir görüntü gibi kalan bazı kareler, şimdilerde daha bir netlik ve ışıltı ile mi gözlerimizde parlıyor, canlanıyor ne?

Kuşların sesini duymanın, sahilde dalga sesleri eşliğinde; Sarayburnu, Maltepe, Hisar, Çamlıca Kanlıca manzarası seyrederek öylesine yürümek, Kadıköy‘e, Bostancı, adalara tıkış tıkışta olsa… Bir curcuna içinde vapurlarla gidiş ve gelişlerin, Boğazdan geçerken gözümüze her zaman ilişen o muhteşem gece ve gündüz manzaralarını göz ucuyla süzerek, sanki sıradanmış gibi oralardan gidiş ve gelişlerimizin nasıl da sıradan olmadığını, büyük bir nimet olduğunu dış yolculuklara ara verince daha mı iyi anladık ne?

Bu günlerde, geçmişe dair o günlerden arta kalan, kimi kırıntıların yollarını gözleyip, hafızalarımızda, hayallerimizde ve hatta düşlerimizde fellik fellik onları mı arıyor, bekliyoruz ne?

Bakışlar donuk, parklar, bahçeler, cıvıltılar, bayramlar, kandiller, günler azıcık soluk, içimize mi akıyoruz bu günlerde oluk oluk ne?

Bu aralar… Bu aralar… Dışarıda lambalar biraz sönük, daha karanlık, içeriler daha aydınlık, daha ferah mı ne? Gündüzler, dışarıda biraz dingin biraz da şımarık, içerilerde telaşlı. Geceler dışarıda daha bir yalnız, gözleri daha bir yıldız. İçerilerde başı daha bir kalabalık mı ne? Rüyalar tıkırtı seslerinden muzdarip, uykular bu aralar daha bir ‘kaçık mı’ ne?

Sevdalar derinlerde, içlerin daha içlerinde. Halleri bu aralar biraz daha karışık mı ne?

Dış dünyanın perdelerini çekip, kendimize yolculuk, iç dünyaya sefer o kadar da kötü değil mi ne? Bu olup bitenlerin aslı-astarı ne?