'TÜRKEŞ'İN TÜRKÇÜ İMAJI ŞUURUMAYERLEŞTİ'
Röportaj Cumartesi 10 Haziran 2017 17:06
Özbekistan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 1991'de İslam Kerimov'a karşı adaylığını koyan ve daha sonra sürgün edilen, bununla kalınmayıp 3 kez suikaste uğrayan Özbekistan'ın muhalif lideri yazar, politikacı Muhammed Salih, Türkiye'yi 1972'de ilk Alparslan Türkeş şahsi vasıtasıyla tanımaya başladığını belirtti. Salih YeniBirlik'e açıklamalarda bulundu.
'Türkeş'in Türkçü imajı şuurumayerleşti'

Mücadeleci tavrıyla, ideolojisiyle, inancıyla direniş efsaneleri Türk halkları arasında dilden dile dolaşan Özbek lider Muhammed Salih, Türki cumhuriyetlerde Türklük bilincinin sembolleri arasında yer alıyor. Gençliğinden bu yana yaşamı ideolojisi, inancı uğruna direnişle geçen Salih’e hakkında merak ettiklerimizi sorduk.

Sayın Başkan maalesef Sovyetler’in yıkılışından sonra Türk Sağı Türk Dünyasıyla doğru bir ilişkiyi geliştiremedi.. İkinci mesele de İslam dünyasıyla da AK Parti döneminde özellikle istediğimiz ideal ilişkiyi geliştiremedik. Çünkü temelde bir fikir üretemedik. Orta Asya’dan bir Türk- Özbek  aydını olarak özellikle sizin bu konuya  bakış açısınız çok önem arzu ediyor. İlk sohbetimizde Türkçülük, milliyetçilik üzerinde kanaatinizi almak isterim. Sizin Orta Asya ve Dünya politikalarınızda ilgili vizyonunuzu da paylaşmak isterim. Şimdi öncelikle sizi kısa olarak bizim insanımızın tekrar tanıması açısından bir hikayenizi  anlatabilir misiniz?

Ben Özbekistan’ın Batı bölgesinde 1949 yılında doğdum. Bu Türkmenistan’a yakın Oğuz bölgesi – Harezim,.. Harezm’de genellikle Oğuzlar yaşıyor.

Yani Türkmen boyları ile iç içe yaşıyoruz. Bizim bazı akrabalarımız kendilerini Türkmen diye yazdırmış pasaportlarına. Onlar bugünkü Türkmenistan’ın Daşoğuz (Diş oğuz) eyaletinde yaşayan akrabalarımız. Harezm 12-13 asırlarda Harezm Emparatorluğunu kuran Harezimşahların diyarıdır. Son Harezmşah Celalaettin Menguverdi Moğol istilacılarına karşı direnen son hükümdardı.

Ben tabii bugün kendime Özbekim diyorum, Özbekler bünyesinde üç Türk boyunu – Oğuz, Kıpçak ve Karluk – Türkerini barındıran bir büyük etnik gruptur.

Daha net demek gerekirse, Harezim Özbekiyim. Harezm 1924 yıla kadar bağımsız cumhuriyetti. 1924 yılında Sovyetler Özbekistan Sotsialistik Cumhuriyeti ilan edip, Buhara ve Harezmi (eski Hiva hanlığını) bugünkü Özbekistan terkibine kattılar.

Bugünkü Özbekistan eski Türkistan’ın merkezidir. Emir Temur’dan sonra parçalanan imparatorluğun merkezidir bu diyar. Biliyorsunuz Batı Türkistan’ı Ruslar 5 parçaya ayırdılar: Özbeksitan. Kazakistan. Kırgızıstan. Tacikistan, Türkmenistan. 

Çar Rusyası işgaline kadar orada 3 devlet vardı: Hokand hanlığı, Hiva hanlığı ve Buhara emirliği. Bu Timur’dan  miras kalan üç parça idi.

Ben  Harezm eyaletinin batı bölgesinde yaşayan Beğcan Bey’in torunuyum. Bizim sülalemiz halk içinde “hana kız vermeyen beyler” diye anılıyor. 

Altıncı kuşaktan dedemiz Beğpolat Bey  kızını Hiva hanının haremine vermediği için onun hanedanını 19. asır ortalarında Harezm’den Buhara sınırına, bugünkü Karaköl ilçesine sürgün ediyorlar. Ailemiz orada 17 yıl gurbette kalıyor ve nihayet yeni han tahta çıkıp dedelerimiz vatana geri çağırılıyor, eski makamı ve tüm mal varlıkları iade ediliyor. Bu da bir ayrı hikaye…      

Ben tabii Sovyetler döneminde doğdum ve Sovyet mefküresiyle yetiştirildim. Rusları “büyük abimiz” olarak tanıttılar bize. 

Ama beni 18 yaşında Kızıl orduya, askerliğe aldılar ve orada ben ayrı bir millete mensup olduğumu öğrendim. Ben orada Rus olmadığımı, Sovyet olmadığım, benim bir geçmişim, tarihim var olduğunu öğrendim. Ben Özbek olduğumu, bir Türk olduğumu Rus askerlerinin bana karşı gösterdiği  şovenistik davranışlarından sonra öğrendim. 

Askerlikte aşırı Rus ırkçılığıyla karşılaştım ve bu tecrübe beni Özbek milliyetçisi yaptı. 

Ben 2 yıl askerlikten sonra Özbekistan’a döndüğümde ben de artık sosyalist bir genç değildim, aşırı  bir milliyetçiydim.

Sosyalist fikirlerinizden de ordu da mı vazgeçtiniz?

Tabii, sosyalist fikirler o kadar şekillenmemişti zaten. Gene de ben Rus edebiyatını, Batı edebiyatını Özbek edebiyatından daha çok biliyordum. 

Çünkü ilkokuldan başlayıp bize tarih olarak “Sovyetler Birliği tarihi”, aslında, Rus tarihi okutuldu. Böyle bir zamanda benim şekillenmeye başlamış internasyonalist  kafama ilk darbeyi Kızılordu vurdu. Askerlik benim gerçek kimliğimi ortaya çıkardı ve askerden bambaşka bir şahıs olarak döndüm.

Peki size ateist dayatma veriyorlar mıydı? Sovyet eğitim sisteminde ateist bir eğitim sistemi var mıydı?

Tabii. Şiarlari ‘’Din afyondur, Hüda yoktur, Allah yoktur’’ idi. Aslında bu kadar propagandaya gerek de yoktu.  Zaten  din hakkında ne evde ne okulda bilgi verilmiyordu, bu mevzu konuşulmadıktan sonra herkes zaten ateist  yetişiyordu. Din hakkında ancak “din zararlıdır” diyebiliyorlardı..

Ailenizden Müslüman kimliği ile İslami bir eğitimi aldınız mı?

Hiçbir eğitim yoktu. Ama annem “La ilahe illallah” diye söylerdi hep. Uykuya yatarken, şu şiiri okuyordu: 

“Yatıyoruz ya Allah, 

Kalkarız da inşallah  

Kalkıp, kalkmaz gün olsa

La ilaha illalah!”

Biz çocuklar bu dörtlük gölgesinde uykuya dalıyorduk.

Bizim için bütün İslam şu 4 satırın içindeydi. Annemin, dini eğitimi olmamasına rağmen, Allah korkusu çok büyüktü. Dilinden istiğfar düşmezdi.

Babam Medemin (Muhammedemin) Beğ 1918, annem Akile Hanım 1922 doğumlu idi, hiç okutmamıştılar. 

Dedem Beğcan Beği 1926 da “kulak” (Sovyet karşıtı) olarak tutuklandı ve bir yıl sonra, 1928’de katledildi. Yer sularımız, mal ve mülkümüz müsadere edildi...

Sonra askerdeyken Prag baharına denk geldiniz değil mi ?

Evet bu 68’ Mayıs ayında ben Kızıl ordu saflarında asker olarak Macaristan’daydım. Sonra Haziran, Temmuz ve Ağustos ayının ilk yarısında bizim bölüğümüz  Çekoslovakya sınırına getirildi ve orada 21 Ağustos’a kadar bekletildik. 

Biz Çekoslovakya’ya Haziran ayında da girebilirdik, ama bekledik. Sonra 20 Ağustos’ta “savaş çıkabilir, savaşa hazır olun, biz bu gece Çekoslovakya’ya giriyoruz”, “NATO saldırabilir” dediler.

Biz gençler sevindik. Yaşımız 18.5 idi, insan bu yaşta savaşa sevinir tabi. Elimize Kalaşnijkov otomatik tüfeğinin en son modelini tutturdular ve belimize her birinde 32 mermi 3 tane şarjör taktılar, 2 tane de F-1 el bombası verdiler. En son model el bombalarıydı. 

Sonra 21 Ağustos gecesi  biz  Çekoslovakya sınırlarını geçtik. Böylece biz gençler Kızıl ordu saflarında Çekoslovakya’yı işgal ettik. Biz Çekoslovakya’da 4 ay kaldık. Sonra  Macaristan’a geri döndük.

Peki oradaki Macar gençlerin sivil itaatsizlik eylemleri  dikkatinizi çekti mi?

Tabii, benim için Çekoslovakya zihnimde bir  inkılap yarattı diyebilirim. Silahsız insanların biz silahlı insanlara karşı açık direnişine şahit olduk.

İlk günler bizden bazı askerler meşru müdafaa bahanesiyle protestocu Slovaklara karşı ateş etti ve iki kişiyi öldürdüler (Ben kimseyi öldürmedim de Allah’a şükür). Buna rağmen bu silahsız insanlar - kadın-erkek) bize “Moskova’ya geri dönün, Moskova’ya kadar 2 bin kilometre, sizleri kadınlarınız bekliyor, bu topraklar bizimdir” gibi şiarlar dağıtmaktan geri durmadılar. 

Oraya haksız bir dava için, haksız bir amaç için gittiğinizi hemen farkına vardınız mı ?

Evet. Tabii ilk iki ayda fazla bir şey anlamadık. Bu direnme toplumu bizim kumandanları “kontra” diyorlardı. Yani biz inkılapçı onlar aksi inkılapçı oluyordu. Sonra baktık, bu “kontra” denen insanlar çok iyi insanlarmış.

Karşı devrimci diyorlardı o zaman..

Evet onlara karşı devrimci, “burjua” diyorlardı,  ama sonra baktık, çok kültürlü, çok sakin insanlar olduklarını gördük.

Onlarla dostlaştık, onlarla çok iyi olduk. Biz Slovak bölgesindeki Bratislava şehrine yerleşmiştik. Böylece orada her şey değişti benim için. 

Kısacası, iki yıl askerlikten tamamen başka bir insan olarak döndüm yurduma. 

Eve döndüğümde kendimi çok yaşlı hissediyordum. Böyle bir ruhi hal içindeydim 70’li yılların başında.

Taşkent’te üniversite okudunuz. 

Evet Taşkent Üniversitesinin Gazetecilik Fakütesine girdim. Sınıfımda  benden 2 ya da 3 yaş küçük gençler vardı. Onlar hemen liseden sonra üniversiteye girmişti, ben ise liseden 4 yıl sonra girmiştim ve aramızdaki yaş farkı çok büyük görünüyordu. 

Benim askerlik hayatım gençliğimi epey kısaltmış ve beni kocaltmıştı. Sınıf arkadaşlarım bana çocuk görünüyordu. Hâlbuki aramızda sadece 2 veya 3 yaş farkı vardı. 

Peki o zaman sizde Özbek bilinci uyandı mı?

O kadar uyandı ki,  artık Milliyetçiliği aşıp, Türkçü olmuştum. 

Mesela sizin gibi Özbek gençlerin Türkiye’ye olan ilgisi üniversite de oluşmuş muydu? Onu hissedebiliyor muydunuz?

Üniversitede Türkiye siyaseti ve edebiyatı ile igilenen çok azdı. Ben bu azınlık içerisindeydim. Türkiye hakkında edebiyat nerdeyse yoktu. 

Milli şairlerimiz, 20. asır başlarında yaşamış Ceditçilik hareketinin önderleri Çolpan. Fitret, Behbudi, Münevver Karı gibi büyük şair ve düşünürlerin eserleri yasaklanmıştı, kitaplarını bulamıyorduk.

Ben üniversitenin 1. ve 2. sınıflarında daha fazla  Batı edebiyatını okudum. Jean Paule Sartre, Camus, Kafka benim çok mütalaa ettiğim isimler idi. 

Sonra 1972’lerde Gabriel Markes’i keşfettim, Latin Amerika yazarları peydah oldu ufkumda. Bunlarla yeni bir dünya açtım. Latin Amerika edebiyatı beni çok meşgul etti...

Tabii Latin Amerika’da bir diktatörlüğe karşı tavır vardı  ilginizi çekti değil mi?

Tabii, o bağımsızlık hareketleri, Che Guevara. 

Onun perde arkasındaki gerçek hayatını, o karanlık hayatını bilmiyorduk tabii. Che bizim gibi mazlumlar için savaş veren bir yiğit ve kahramandı. 

Türkiye açısından baktığımızda bir paradoks var: Ben bir sağcı idim, o zamanki Türkiye solunun ilgilendiği ve değer verdiği kitapları ve yazarları seviyordum: Bir Özbek, bir Türk milliyetçisi olarak Batı medeniyetinden ilhamlanmak Türkiye milliyetçiliği nezdinde kabul edilemezdi tabii. 

Bu kitapları bulmakta zorlanmıyordunuz değil mi?

Batı ülkelerinde basılmış en popüler kitaplar 8-9 ay içinde hemen Rusçaya tercüme edilir ve biz anında bu kitaplara ulaşabiliyorduk.

Rusya’da çok büyük bir tercüman kadrosu vardı. Edebiyat tercümesi konusunda Sovyetler çok ilerideydi. 

Hatta biz Avrupalılardan daha derin, daha hızlı şekilde Avrupa edebiyatını kavrıyorduk ve onu değerlendirebiliyorduk.

Türkiye’nin ne zaman farkına vardınız?

Türkiye’yi 1972’de ilk Alparslan Türkeş şahsi vasıtasıyla tanımaya başladım. Türkiye ile 1973’te daha yakından ilgilenmeye başladım. BBC ya da Liberty radyosunda (bu radyoları kısa dalgalarda gizli dinliyorduk) efsanevi bir albaydan bahsediliyordu. 

Bir Türk albayı çıkmış, adı Alparslan Türkeş imiş, Türkçü imiş. Çin’e gitmiş ve  Maozedün’dan Uygur Türklerinin haklarını talep etmiş, diye konuşuluyordu. Bu Türkçü imajı benim şuuruma yerleşti.Tabi, Türkeş Çin’e gitmemişti.Bu mazlum halkların ürettiği bir efsaneydi. Türkeş ismi biz gençler için yeni bir isimdi. O zamanın Türkiye’si daha çok idelolojisi  Sovyet sosyalist mefküresine yakın olan siyasi erbab Bülent Ecevit üzerinden yansıyordu. Ecevit’in kasketi ve güvercinleri Sovyet cumhuriyetlerinde çok meşhurdu.