Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, gazetemize verdiği özel röportajda Türkiye’nin deprem riskini, tartışmalı fay hatlarını ve İstanbul’da beklenen büyük deprem senaryolarını değerlendirdi. Ege Bölgesi’ndeki Denizli-Buldan hattına dikkat çeken Üşümezsoy, Adalar Fayı ve Güneydoğu Anadolu’daki sismik hareketliliğe ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Herkes İstanbul depremini konuşurken siz Denizli-Buldan hattını işaret ediyorsunuz. Asıl büyük tehlike şu an Ege'de mi büyüyor hocam?
Denizli, Pamukkale, Karahayıt ve Buldan arasındaki bölge, tarihte Ege Bölgesi'ndeki en aktif depremlerin olduğu yerlerden biri. Pamukkale’de özellikle 1700’lü yıllarda olan depremler var. İncil’e geçmiş, Yuhanna'nın Vahiy bölümünde yer alan bir Laodikeia depremi var mesela... M.S. 60 yılında oluşan bir depremde o bölge yıkılmış.
Diğer taraftan kuzeye doğru gelen Buldan’dan Sarıgöl, Alaşehir, Salihli, Sart ve Manisa da diğer ana depremlerin olduğu yerler. İsa’dan sonra 17’de olan büyük bir deprem var ve depremler art arda gelerek bu iki fay bu bölgeyi yıkmış. Ama bu yüzyılda Alaşehir’de olan 6,7’lik deprem 1969’da oldu.
Şimdi Buldan’dan aşağı doğru giden bir kesim var. Oradan Acıpayam’dan başlayıp yukarı doğru giden kesim, sık sık depremlerin olduğu yer. Bu tarihsel perspektife baktığımız zaman, burası Batı Anadolu’nun "yarılan karnı". Yukarıdan haritaya bir bütün olarak bakın, Manisa Ovası’ndan sonra başlıyor genişlemeye. Salihli, Sart, Sarıgöl, Alaşehir... Koskoca, geniş bir ova. Bunun oluşumu, Bozdağlar yükselmeye başlayınca ve genişlerken öndeki ovanın da genişlemesiyle ilgili. Bu tamamen depremlerin etkisinde olan bir olay.
Tarihsel olarak bu süreçte hem Bozdağlar olsun hem Aydın Dağları olsun, Batı Anadolu’nun kuzeyinden ve güneyinden ayrılarak Ege’ye doğru dönen kütleler oluyor. O yüzden burası, tarihsel depremler açısından Ege’de "en aktif bölge" diyeceğimiz yer.
Güneydoğu’da petrol arama ve sondaj faaliyetleri, fayların dengesini bozarak depremleri tetikleyebilir mi? İnsan müdahalesi bir “sismik saatli bomba” yaratabilir mi?
6 Şubat depremlerinde Arap Plakası dediğimiz plakanın batı sınırı, Amik Ovası'nın kenarından geçip Antakya’dan güneye doğru iniyor. Oradan da şu andaki Latakya (Lazkiye) veya İdlib üzerinden aşağıya doğru Hama, Humus ve Ölüdeniz’e kadar giden bir fay hattıyla Arap Plakası’nın batıda bir sınırı var.
Doğuda ise bahsettiğimiz 6 Şubat’ta Pazarcık, Gölbaşı, Erkenek ve onun kuzeyine doğru giderek Çelikhan, Pütürge, Sivrice, oradan da Palu ve Bingöl’e kadar hat boyunca yarılarak giden kısım Arap Plakası’nın kuzey sınırını oluşturuyor.
Özellikle büyük depremler plaka sınırlarında olur. Plaka sınırlarında olduğu zaman iki plakanın —Arap Plakası ile Anadolu-Toros Bloku’nun— hareketi söz konusudur ve bunların batısında da Afrika Plakası yer alır. Levant bölgesinin hem jeolojisi hem de yapısı farklıdır. Bizim Amanos Dağları da Kıbrıs’ın bir parçası biçimindedir. Burada üçlü bir sistem var: Bir tarafta Arap Plakası, kuzeyde Toros Bloku, batıda ise Afrika ve Kıbrıs plakalarının sınırladığı bir alan. İşte burada büyük depremler oluyor.
Ama bunun dışında son olarak Urfa’da olan deprem, "plaka içi" dediğimiz depremlerdendir. Yani plaka hareket ettikçe kırılma yönünde belli açılarla gelen ikincil kırıklar oluşur. Urfa’daki son deprem dikkatleri o bölgeye çekti ama orası aslında 6 Şubat depreminde kırılmadı; 6 Şubat depremi gitti, yanındaki bu bölgeye stres yükledi.
Bozova Fayı, Atatürk Barajı’nı sınırlayan bir faydır. Öbür taraftan Gölbaşı-Pazarcık fayına 30 derecelik bir açıyla bağlanan, makaslama konumundaki ikincil fay ise Adıyaman Fayı’dır. Geçtiğimiz günlerdeki 5,8’lik deprem Adıyaman Fayı üzerinde gelişen sol yönlü bir depremdi. Yani Arap Plakası doğuya doğru gidiyor, kuzeyindeki blok ise batıya doğru kayıyor. Bu anlamda karşılıklı hareket yönü belirleyici oluyor. Biz araştırmalarımızda o fayları net biçimde görmüştük. O bölge birçok fay parçasına ayrılıyor ama "Hangisi ne zaman deprem üretir?" sorusuna kritik bir gözle bakarak yaklaşmak gerekiyor.
Amerika’nın batısında petrol kuyularına yüksek basınçla su bastıkları zaman orada 5 büyüklüğünde depremler tetiklenmeye başlıyor. Bunun mantığını anlamak; Santorini’yi anlamakla, hatta Türkiye’deki deprem fırtınalarını anlamakla eş değerdir. O yüzden buraya özel bir başlık açalım.
Kuyulara su basıldığı zaman, su tabakaların arasına girerek sürtünmeyi azaltır. Suyun gözeneklerde oluşturduğu basınç (gözenek suyu basıncı / hidrostatik basınç) artınca, kayaçlar üzerindeki efektif normal gerilme düşer. Bunu şöyle düşünebiliriz: Bir kovanın içine kumları koyup sıkıştıralım. Taneler birbirine doğrudan temas ettiğinde sürtünme ve direnç çok yüksektir. Ama içine su doldurduğunuz zaman arada bir hidrostatik basınç oluşur ve kum tanelerinin birbirine bastırma gücü zayıflar.
Deprem mekanizmasında iki temel güç yarışır: Birincisi fay düzlemine dik gelen sıkıştırma gücü (normal kuvvet), ikincisi ise fayı kaydırmaya çalışan makaslama gücü. Sürtünme yüksekse, sıkıştırma fayın kaymasını engeller. Ancak su basıncı girip sürtünme düştüğü zaman, tıpkı ıslak bir sabunun elimizden kayıp gitmesi gibi bir durum ortaya çıkar. Kayalar içindeki akışkan basıncı yükselince normal basınç düşer; normal basınç düşünce de birikmiş olan makaslama gücü üstün gelir ve fay kırılarak depremi yaratır.
Mesela Santorini’de de herkes büyük bir deprem beklerken, aşağıdan yukarıya doğru sıcak su ve hidrotermal akışkanlar yükseliyor. Aşağıdaki yüksek sıcaklıktan dolayı su yukarı çıkıp buhar ve gaz basıncı oluşturuyor. O basınç artınca fay kırılıyor ve enerji yukarı boşalıyor. Sonra yeniden bir basınç birikmesi, yine bir kırılma... Bu durum ardı arkası kesilmeyen birçok küçük kırılma yaratır. Sıcak suların ve akışkanların yoğun olduğu yerlerde bu kırılmalar sık sık yaşanır; biz buna "deprem fırtınası" diyoruz. Eğer orada enerjiyi tek seferde boşaltacak dev bir ana fay yoksa, küçük küçük faylar varsa ard arda yüzlerce deprem oluşur.
İşte bu noktadan baktığımızda, kuyulara su basılması 5 büyüklüğünde tetiklenmiş depremler yaratabilir, sebebi budur. Fakat bizim Güneydoğu Anadolu’daki arama ve petrol sondajlarında fay dengesini bozacak kadar devasa boyutlarda su basma işlemi yapılmıyor; yani oradaki hareketlilik bu tarz bir olay değil.
6 Şubat’taki Arap Plakası’nın yaklaşık 5 metrelik doğuya doğru hareketi sonucu, Arap Plakası içindeki fay hatlarında büyük bir gerilim değişimi yaşandı. Ana fayda sıkıştırma gücü ile makaslama gücü arasındaki mücadele bitip fay kırılınca, biriken stres boşaldı. Stres boşalması demek, o fayda yıllardır birikip hareketi engelleyen kilitlenmenin çözülmesi demektir. Peki, o boşalan stres nereye gitti? Yandaki kayaca ve komşu faylara aktarıldı!
Bozova ve Adıyaman bölgesindeki örnek tam olarak böyle bir durumdu. Ama kamuoyunda kimse bu mekanizmayı tam kavrayamadığı için, Adıyaman’daki ikincil fayda oluşan bu depremi ana Doğu Anadolu Fay Hattı’ndaki büyük depremlerle karıştırıp insanlar haklı olarak korktular.
3,5 yıl önce uyardığınız Bozova Fayı kırıldı ve Şanlıurfa sallandı. Peki, Atatürk Barajı çevresindeki faylarda tehlike tamamen bitti mi, yoksa bu sarsıntı daha büyük bir kırılmanın ilk adımı olabilir mi?
Şimdi, Bozova Fayı üzerindeki bir deprem normal fay mekanizmasıyla olur. Bozova Fayı'nda aşağı doğru bir çökme vardır; bunun kuzeyindeki blok ise yükselir. Ki Atatürk Barajı eski kireç taşları üzerinde yer alıyor. Öndeki alan çöküyor Urfa’da. Fakat bu son deprem öyle bir deprem değildi! Bu deprem, Adıyaman Fayı üzerindeki yanal atımlı hareketle oluşan fay üzerinde meydana geldi. Yani bu sarsıntı Bozova Fayı’ndaki stresi boşaltmadı. Orada o stres hâlâ duruyor.
Ama "stres" dediğimde de bunu Doğu Anadolu Fayı’ndaki gibi büyük bir stresle karıştırmamak lazım. Yani Doğu Anadolu Fayı’nın stres boşalımı, bu ikincil faylara bir implikasyon (yansıma) olarak stres yüklüyor. Ve kıta içindeki (plaka içi) depremler daima ana plaka sınırındakilere göre daha küçük olur.
Bunu tıpkı İstanbul’a benzetebiliriz: İstanbul’da Adalar Fayı’nı ana plaka sınırı fayı olarak yorumlayanlar var. Ama EMSC (Avrupa-Akdeniz Sismoloji Merkezi) "Hayır, orası ana fay hattı değil; o hat Yalova-Çınarcık’tan geçiyor" dediği zaman, artık Adalar Fayı devreden çıkmış oluyor.
Dolayısıyla 6 Şubat depremi gibi devasa bir durum bu bölgede ancak 500 yılda bir olur.
Herkes İstanbul'a kilitlenmişken siz Düzce'yi, Simav'ı, Acıpayam'ı yıllar öncesinden nokta atışı bildiniz. Bilim dünyası yanlış faylara mı odaklanıyor?
Burada birçok arkadaş aslında fayların diliyle konuşmuyor. Ahmet Hakan’ın dediği gibi; bana "faylara fısıldayan adam" diyordu, Indiana Jones gibi "Şener Hoca faylarla konuşuyor" diyordu. Aslında burada faylarla konuşmak, mekanizmayı görebilmektir. Ama onlar mekanizmayı çalışmak yerine haritayı alıyorlar, onun üzerinden fayın uzunluğu ile deprem büyüklüğü arasında doğrudan bir ilişki kuruyorlar: "Fay 50 kilometreyse deprem 6,5-7 olur; 100 kilometreyse şu kadar olur..." gibi. Fakat fayın gerçek segment yapısını ve uzunluğunu ölçmüyorlar; haritada boydan boya giden mesafeyi direkt tek parça ölçüyorlar. Kullanılan MTA haritaları eski haritalar.
Örneğin Simav’daki faya, Gediz Fayı’na ve Sındırgı’ya baktığımız zaman; ben o bölgede 1999 depremi olmadan önce çalışıyordum. O dönemde kayalardaki deformasyonu ölçerek çalışıyordum. Yani arkadaşlarda bu saha disiplini yok. Bir kayaya baktığınız zaman, bir taraftan sıkıştırma yüzeyi yassılaşmış, bir taraftan uzama yüzeyi oluşmuş... Bunlara bakarak o kuvvetleri analiz ederseniz faylar üzerindeki gerçek stresi görürsünüz.
Böyle bakınca da; mesela Simav Dağı 2000 metre yükselmiş, öndeki alan çökmüş, ana fay orada. Murat Dağı hemen onun doğusunda, Gediz’e doğru gelen yerdeki deprem farklı. Ama Sındırgı’da faylar küçük küçük parçalar halinde... Sındırgı Dağı farklı bir kaya biriminde, birbirine paralel gelen faylar şeklinde uzanıyor. Buradaki toplam mesafe 50-60 kilometre ama orada tek bir fay değil, 3 tane ayrı fay var! 50 kilometrelik tek bir fay kırılsa 7’lik deprem yapar; ama 15'er kilometrelik 3 ayrı fay kırılırsa 6’lık 3 deprem yapar. Bir tane 7’lik depremin enerjisi, yaklaşık 30 tane 6’lık depreme denktir! O yüzden bu kırılma mesafesini ve fay geometrisini doğru ortaya koyamazsanız olayı kavramanız mümkün değil.
En basiti İstanbul... Bütün o hikayeler bittikten sonra; "7,8’lik, 8’lik deprem", "180 kilometrelik, 110 kilometrelik fay" söylemleri kapandı. Sonunda "50 veya 70 kilometrelik fay var" noktasına geldiler. O tek seferde kırılsa 7,0-7,2 olur; daha uzun kırılsa 7,7 olur dediler. Oysa oradaki fay 2 ayrı faydı ve bu iki ayrı faydan biri aktif, diğeri aktif değildi! 25 yıldan beri benim vurguladığım da bu: Buradaki fay iki ayrı parçadır ve birlikte kırılmaz. İstanbul’a doğru geleni (Avcılar karşısındaki orta sırtı kesen fay) aktif olmayan bir faydır, Adalar Fayı gibi... Ama bu taraftaki 30 kilometrelik aktif fay parçası en fazla 6 ile 6,5 arasında bir deprem üretir. Benim tespitim işte bu saha verisinden geliyor.
Simav’dan Sındırgı’ya boydan boya tek bir fay çizgisi çiziyorlar haritada... O çizim düz fay haritalarıyla deprem jeolojisi yapamazsınız! Nasıl ki petrol aramak için çizilen sismik kesitlerle deprem kestirmesi yapamazsanız, masabaşı haritadan çıkanla da bu işi yapamazsınız. Arkadaşların çoğu sadece bu çizgilere bakarak deprem jeolojisi yapmaya kalkıyor.
Oysa mekânsal mekanizma çok farklı. Mesela Güneydoğu Anadolu’daki Kaçma Modeli örneğini vereyim: 6 Şubat depreminin olduğu faya "Doğu Anadolu Fayı" diyorlardı. "Doğu Anadolu Fayı’nda deprem olacak" dedikleri zaman; Adana, İskenderun hepsi yıkılacak anlamında söylüyorlardı. Onların çizdiği fay Türkoğlu’ndan Amanos Dağları’nı batıya doğru keserek Adana’ya, Osmaniye’ye girecek; oradan Yumurtalık’a, oradan da Kıbrıs’ın Karpathos (Kardos) çukuruna kadar gidecekti. Faya böyle bakıyorlardı.
Oysa Doğu Anadolu Fayı biraz evvel tarif ettiğim gibi Pazarcık’ta bitiyor! Onun yerine Güneydoğu ve Amanos fayı Arap Plakası sınırına geliyor. Yani Doğu Anadolu Fayı’nı Adana’nın içinden geçirip "Orada büyük deprem var" söylemini sakız gibi tekrarladılar. 6 Şubat depreminden sonra da Elbistan depreminin olduğu Çardak Fayı’nın devamını "Savrun Fayı" diye yorumluyorlar. İki tane tren rayı gibi batıya giden fay var, "Burada deprem olacak" diyorlar. Oysa depremler kuzeyden güneye doğru dönerek Adana’nın çatısı denilen Kozan’ın kuzeyinde; yani Saimbeyli, Feke ve Tufanbeyli bölgesindeki birbirini kesen fayların rotasyonuyla gelişmiş. Bu mekanizmayı okumayınca olgu çok yanlış noktaya gidiyor.
İstanbul’da da yanlış bir okuma modeline girdiler: "Adalar’ın güneyinden geçen fay, Silivri Çukuru'nun kuzey kenarından geçen fay, Tekirdağ Çukuru'nun kuzey kenarından geçen fay Kuzey Anadolu Fayı'dır; burada 3 tane büyük deprem olacak (biri İstanbul'da, biri Silivri'de, biri Tekirdağ'da)" dediler. Oysa bu bahsettiğim fay Silivri'nin kuzeyinde falan değil. Bunları uluslararası yayınlarda yaptılar, %67,5 olasılıkla "Üç tane 7'nin üzerinde deprem, iki tane 7,4'lük deprem olacak" diye bar bar bağırdılar! Aslında hepsi yanlış bir modelde, hayali bir senaryo üzerine gerçeğin saptırılmasından kaynaklanıyordu. Algıları böyleydi. Diğer taraftaki bir grup da sadece onların söylediğini aynen kopyalayıp tekrarladı.
Burası çok önemli bir nokta: Bilgi ile malumat iki ayrı kavramdır. Malumat zihne giren ham verilerdir; bilgi ise zihindeki analitik süreçlerin çalışmasıyla ortaya çıkan sonuçtur. Bu durumda bu kişiler bilgiden çok, sağdan soldan duydukları malumatı tekrar ettiler. Eğer kendi kafalarını çalıştırsalardı, beş kişiye aynı malumatı verdiğinizde ortaya beş ayrı özgün yorum çıkardı. Ama bunu bilgiye dönüştüremedikleri için sadece ezberledikleri malumatı tekrar edip durdular. İşte bütün bu yanlış kestirimler ve kafa karışıklıkları bu yüzden çıkıyordu.
Hocam, bütün Türkiye yıllardır 'Adalar fayı kırılacak' diye bekliyor ama siz 'O fay ölü, Çin Seddi gibi sağlam' diyorsunuz. Bütün bir ülke, hatta bilim dünyası on yıllardır olmayan bir faya yöneliyor olabilir mi?
"Çin Seddi gibi" derken kastettiğim şey şu: Orada denizin tabanında, yaklaşık 1000 metre yüksekliğinde dik bir duvar var. O duvar zamanında çökerek oluşmuş; yani bir taraf sabit kalırken diğer taraf aşağıya çökmüş. Bu, düşey atımlı (normal) bir faydır.
Oysa Kuzey Anadolu Fayı, Doğu Anadolu Fayı gibi yanal atımlı bir faydır; yani bloklar böyle çökmeyle değil, yan yana kayarak hareket eder. Nitekim karada da gördüğünüz zaman bir yolu keser; yolun bir tarafı sağa, bir tarafı sola kaymıştır ama her iki taraf da aynı seviyededir, ciddi bir çökme olmaz. 6 Şubat depremlerinde de Kahramanmaraş'ta bunu net olarak gördük.
Adalar'daki o çöken fay, Marmara Denizi ilk açılırken gelişmiş, kuzey-güney yönlü gerilmeyle oluşmuş eski bir mekanizmaydı. Oysa günümüzdeki Kuzey Anadolu Fayı, kuzeybatı-güneydoğu sıkıştırmasıyla çalışan bir sistem. Bu anlamda Adalar’daki fay, günümüzdeki ana sıkıştırma yönüne paralel kalıyor. Fiziksel olarak bir fay, ana sıkıştırma yönüne paralelse o fay çalışmaz; ancak o kuvvete yaklaşık 45 derecelik bir açıyla gelirse kayarak çalışabilir. Dolayısıyla Adalar Fayı üzerinde bu mekanizmayla büyük bir deprem üretmesi mümkün değildir.
Fakat son dönemde yaptığım o metafora gelirsek... O Adalar Fayı'nın üzerinde kendi başına büyük bir deprem yok ama sanki Çin Seddi’ni Tatarlar gelip 3-4-5 farklı noktadan dikine kesmişler de Çin’e kadar girmişler gibi; genç ve küçük faylar o eski "Çin Seddi"ni kesmiş durumda! Bu genç, küçük kesitler üzerinde gerçekleşen önemsiz mikrodepremleri alıp "İşte Adalar Fayı kırılıyor, büyük deprem geliyor" diye tamamen yanlış yorumluyorlar.
Klasik bir tabirle "deprem ülkesiyiz" diyoruz ama nedense sadece İstanbul'u konuşuyoruz. Ancak haritanın kör noktasında kalan ve "Türkiye'ye asıl acı sürprizi yapacak" dediğiniz o en sessiz tehlike neresi?
Bahsettiğim gibi Ege Bölgesi'ndeki o yarılma kuşağı riskli gözüküyor.
Bunun dışında, ben daha önceleri de nokta atışı kestirmeler yapardım. Örnek vereyim; 2012’de, 1992 Erzincan Depremi’nin 20. yılında yaptığım değerlendirmede üç yer söylemiştim: "Sivrice" demiştim, Elazığ Depremi oldu. İkincisi "Acıpayam" demiştim; onun devamı olarak da Sisam'daki deprem oldu. Üçüncüsü “Yedisu”ydu fakat Yedisu bugün o kadar aktif değil, artık orayı saymıyorum; hatta bu konuda kendi sayfamda uzun bir makale de yazmıştım.
Diğer taraftan, yazları Foça’da oturuyordum. Herkes "Foça’da deprem olacak" derken ben "Bu deprem Midilli’de olacak" dedim, çünkü bölgenin ana yapısını biliyorum. O zaman Yunanistan’daydım, Bodrum Depremi'ni de anlatmıştım mesela. Ama daha önemlisi; herkes "İzmir" derken benim "Sisam’da deprem var" dediğim yerde deprem çıktı! Sındırgı’nın adını kimse bilmezken ben "Sındırgı’da risk var" dediğimde herkes şaşırmıştı.
Peki, ben bu kadar nokta atışı kestirmeyi nasıl yapıyorum?
Birincisi; arazide bizzat gördüğüm fayları konuşturuyorum. İkincisi; o faylar üzerindeki geçmiş depremleri takip edip deprem periyotlarına ve stres birikimlerine baktığınız zaman zaten net bir fikriniz oluyor.
O fayları tanıyınca ve üzerlerinde küçük depremler hareketlenmeye başlayınca "Burada risk var" diyorum. Mesela Akhisar’da deprem oluyor, bir şey demiyorum; ama Sındırgı’da, Simav’da deprem olunca "İşte burada risk var" diyorum.
Çünkü bu yırtılma potansiyeli olan bölgelerde faylar kilitleniyor, hareket edemiyor. Hareket edemediği için de etrafı hareket ettikçe o kilitlenen bölgede atım stresi birikiyor. Başlangıçta da tıpkı barajdan su taşar gibi küçük küçük sarsıntılar yapıyor. Barajdan suyun taştığını gördüğünüz zaman "Burada büyük bir patlama/deprem olacak" diyorsunuz. Ama baraj kurumuşsa, oradaki sızıntılardan ufak depremler geliyorsa bundan korkmuyorsunuz.
Mesela Tekirdağ’da fay 1912’de kırıldı ama şu an o fay stresi yarı yarıya boşaltıyor; üzerinde 5’lik depremler oluyor. Biz bunlara "sürünme" (krip) depremleri diyoruz. Yani büyük deprem olması için fayın mutlaka kilitlenmesi lazım! Bu kilitlenmeyi uzun yıllar gözlemledikten sonra orada küçük depremler başlarsa, bu durum fayın yırtılacağına işarettir; ama zaten akan/kayan bir yerde bu boyutlu yıkıcı deprem olmaz. Kırılmış bir fay üzerinde depremler oluyorsa, o sadece kalıntı streslerin boşalmasıdır; bu anlamda orada büyük bir deprem beklenmez diyebiliyorsunuz.