İnsan neyle yaşar?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Hızın ve hazzın anlık olarak değer gördüğü, dijital ekranların ruhları teslim aldığı fırtınalı bir çağın tam ortasındayız. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte sokaklara dökülen milyonlarca insan, adını koyamadığı bir koşuşturmanın peşinde ömür tüketiyor. Modern dünya; banka hesaplarını, kariyer basamaklarını, sahip olunanları ve dijital vitrinleri insana birer “varoluş” reçetesi olarak sunuyor.

Sormak lazım:

İnsan gerçekten neyle yaşar?

İnsanı yalnızca fizyolojik ihtiyaçlarını gideren bir canlı olarak görmek, yaratılışındaki anlamı gözden kaçırmaktır. İnsanı değerli kılan; hayatına kattığı manadır.

İnsan; inandığı, sevdiği, umut ettiği ve bir vicdan pusulasına tutunabildiği müddetçe gerçekten yaşar.

Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor, bilgiye ulaşmanın sınırlarını ortadan kaldırıyor. Yapay zekâ çağında makineler öğreniyor, algoritmalar bizi bizden daha iyi tanıma iddiasıyla karşımıza çıkıyor. Ancak bütün bu imkânların cevaplayamadığı kadim bir soru hâlâ önümüzde duruyor:

İnsan niçin yaşar?

Ekranlar çoğalabilir, imkânlar genişleyebilir, teknoloji aklın sınırlarını zorlayabilir; fakat insanın kalbindeki anlam arayışını hiçbir algoritma tek başına karşılayamaz.

NEDEN VE NASIL?

İnsanlık asırlardır hayatın “neden”ini ve “nasıl”ını anlamaya çalışıyor.

Filozoflar bu soruların peşinden giderken psikoloji dünyası insanı hayata bağlayan motivasyonu, umudu ve anlamı araştırıyor.

Modern insan ise çoğu zaman “nasıl yaşayacağını” planlarken “niçin yaşadığını” unutuyor.

Daha iyi bir ev…

Daha iyi bir otomobil…

Daha yüksek bir makam…

Daha fazla kazanç…

Daha görünür bir hayat…

İhtiyacı olmadığı hâlde ihtiyaç gibi sunulan şeylerin peşinden koşarken insanın omuzlarındaki yük giderek ağırlaşıyor.

Oysa hayatımızdaki yükleri tasnif edebilsek; hangisinin gerçekten bize ait olduğunu, hangisinin çevrenin ve çağın bize yüklediği yapay ihtiyaçlardan kaynaklandığını ayırabilsek belki de çok daha hafif yürüyeceğiz.

“Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” sözündeki hikmet gibi, bazen yük olarak gördüğümüz şeylerin bizi olgunlaştırdığını da yıllar sonra anlıyoruz.

Bizim medeniyetimiz “niçin” sorusuna çok daha köklü bir cevap verir.

Hayat bir emanet, dünya bir imtihan, insan ise Rabbine karşı sorumluluğu bulunan bir kuldur.

Kalp; dünyanın geçici hevesleriyle, lüks otomobillerle, banka hesaplarıyla veya unvanlarla doldurulamayacak kadar derin bir ummandır.

Ruhun gerçek tatmini, insanın kendi acziyetini fark etmesi ve kendisini var eden mutlak kudrete, Rabbine yönelmesiyle başlar.

İNSAN NEYLE YAŞAR?

Tolstoy, meşhur eseri İnsan Neyle Yaşar? ile aslında insanlığın kadim sorularından birinin peşine düşer. Hikâyenin bizi götürdüğü yer; sevgi, merhamet ve insanın kendi kudretinin sınırlılığını kavramasıdır.

Bizim inanç dünyamızda ise bütün bunların merkezinde Rabbimizle kurduğumuz bağ vardır.

İnsan imanıyla yaşar.

Para, makam ve başarı insana imkân sağlayabilir. Ancak huzuru, güveni ve gönül sükûnetini tek başına sunamaz. Kalbin gerçek huzuru, insanın kendisini yaratan Rabbine yönelmesiyle başlar.

İnsan sevgiyle yaşar.

Anne-babasının duasıyla, eşinin muhabbetiyle, evladının tebessümüyle, dostunun vefasıyla güç bulur. Çünkü insanın en büyük zenginliklerinden biri, sevildiğini ve bir başkasının hayatında kıymet taşıdığını bilmektir.

İnsan iyilikle yaşar.

Bir gönlü hoş etmek, bir ihtiyaç sahibinin elinden tutmak, bir mazlumun yarasına merhem olmak, bir insanın duasına vesile olmak…

İnsan, bencilce tükettiği kadar değil; fedakârca paylaştığı kadar zenginleşir.

İnsan vicdanıyla yaşar.

Dünya insanı alkışlayabilir. Makamlar, unvanlar ve kalabalıklar insana güç hissi verebilir. Fakat insan kendi vicdanının karşısında kendisinden kaçamaz.

İnsan umutla yaşar.

En zor zamanlarda bile “Rabbim beni yalnız bırakmaz” diyebilmek, yarına inanmak, düştüğü yerden yeniden kalkabilmek ve yeniden başlayabilmek insanın en büyük güçlerinden biridir.

İNSAN BIRAKTIKLARIYLA YAŞAR

Makamlar el değiştirir.

Servetler bir günde eriyebilir.

Şöhretin o ışıltılı spotları bir gün söner.

Geriye dönüp bakıldığında hayatın gerçek bilançosu; ne kadar şeye sahip olduğumuzdan ziyade, ardımızda bıraktığımız güzel izlerle tutulacaktır.

Gökkubbede hoş bir sada bırakmak…

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“İnsan öldüğü zaman ameli kesilir; ancak üç şey müstesna: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat.”

Ne kadar büyük bir hayat ölçüsü…

İnsan dünyadan ayrılıyor fakat yaptığı iyilik yaşamaya devam ediyor.

Diktiği ağacın gölgesinde hiç tanımadığı insanlar dinleniyor.

Yetiştirdiği öğrencinin ilminden başkaları faydalanıyor.

Evladı ardından dua ediyor.

Demek ki insanın ömrü bazen nefes aldığı yıllardan çok daha uzun olabiliyor.

NETİCE

Daha fazlasını kazanmak, daha fazlasına sahip olmak, daha görünür olmak için koşuyoruz...

İnsan imanıyla yaşar.

Sevgiyle, umutla, vicdanla yaşar.

Anne-babasının duasıyla, eşinin muhabbetiyle, evladının tebessümüyle, dostunun vefasıyla yaşar.

Ve vakti geldiğinde insan, ardında bıraktıklarıyla yaşamaya devam eder.

İnsan sahip olduklarıyla bir müddet yaşar; anlam kattıklarıyla bir ömür, bıraktığı iyiliklerle ise nesiller boyunca yaşamaya devam eder.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...