Dijital sis içinde nefes alma çabası: Bir sosyal detoks deneyimi
Aslında bir türlü başaramadığım ve kendime tavsiyelerimi sizlerle paylaşıyorum.
Sabah gözümüzü açar açmaz elimizin ilk gittiği yer neresi? Gece başucumuza koyduğumuz o küçük, ışıklı ekranlar... Dünün yorgunluğunu üzerimizden atamadan; dünyada kimin ne yediğini, kimin nereye gittiğini, hangi tartışmanın alevlendiğini öğrenerek güne başlıyoruz. Zihnimiz daha uyanmadan binbir çeşit bilgi, görüntü ve duygu bombardımanına tutuluyor.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor, mesafeleri kısaltıyor; buna şüphe yok. Ancak bir yandan da bizi sürekli bir "yetişme" ve "kaçırma" telaşına sürüklüyor. Her an bir şeyler paylaşılan, herkesin gürültüyle sesini duyurmaya çalıştığı bu dijital çağda en çok kaybettiğimiz şey ne yazık ki kendi iç sesimiz oluyor. Ben de bu sisin içinde kaybolup gidiyor, kendi ritmimi duymakta zorlanıyorum.
Peki, bu dijital sisin içinde durup nefes almak, yani bir sosyal detoks yapmak gerçekten mümkün mü?
Günümüz dünyasında işimizden, ilişkilerimizden ve gündemden tamamen kopmak gerçekçi bir beklenti değil. Ancak "detoks" dediğimiz şey dünyadan tamamen el çekmek de değildir. Sosyal detoks; kontrolü teknolojinin elinden alıp yeniden kendi irademize teslim etmektir. Ekranın bizi yönetmesine izin vermek yerine ekranı sınırlandırmaktır. Zihne giren gereksiz bilgi çöpünü temizlemek, ruha yapılan en büyük iyiliktir. İstediğimiz an o dijital gürültünün fişini çekebileceğimizi hatırlamak, insanın kendi zihinsel özgürlüğünü ilan etmesidir.
Sosyal detoksa başlarken kendimize katı kurallar koyup ilk günden pes etmek yerine sürdürülebilir ve kararlı adımlarla ilerlemek gerekir:
• Önce kendi ritmimizi görmek: Telefonun ekran süreleri yalan söylemez. Gün içinde saatlerimizi hangi mecralarda, ne uğruna harcadığımızla dürüstçe yüzleşmek ilk adımdır.
• Kademeli alan açmak: Bir anda tüm sosyal medya hesaplarını kapatmak yerine hayatımızda "ekransız alanlar ve saatler" oluşturmak en sağlıklı yoldur.
• Dolduracak anlamlar bulmak: Ekranı bıraktığımızda ortaya çıkacak o "boşluk" hissini korkuyla değil; bir kitapla, yürüyüşle, dostça bir sohbetle ya da sadece sükûnetle doldurmaya niyet etmek gerekir.
Tam da bu noktada, dijital çağın getirdiği kuşatmayı ve ruhumuzun bu sis içindeki arayışını anlamak adına Turan Kışlakçı üstadın Muhit Kitap’tan çıkan "Ruhunu Arayan İnsan - Dijital Bâbil, Algoritma Tarikatları ve Tekno-Krallar" isimli eserini başucu kitabı olarak tavsiye etmek isterim. Turan Kışlakçı üstadın da ifade ettiği gibi, bildirimlerin ve algoritmaların gürültüsünde boğulduğumuz bu çağda insanoğlu en çok kendi ruhuna ve hakikatine yabancılaşıyor. Ekranı kapatıp sayfaların sükûnetine sığınmak, zihnimizi yeniden özgürleştirmek için harika bir başlangıç olacaktır.
Gündelik hayatın akışı içinde uygulanabilecek somut adımlar aslında sandığımız kadar zor değil:
• Bildirimlerin hükümranlığına son verin: Zorunlu haberleşme kanalları dışındaki tüm uygulamaların bildirimlerini kapatın. Telefon her titrediğinde değil, siz istediğiniz zaman ekrana bakın.
• Sabahın ve akşamın ilk/son saatini kurtarın: Güne ekranla başlamak stresi davet eder; güne ekranla veda etmek uykuyu zedeler. Günün ilk 30 dakikası ve yatmadan önceki son 30 dakikayı tamamen telefonsuz geçirin.
• Dijital temizlik yapın: Size kendinizi eksik, kaygılı veya öfkeli hissettiren, sürekli bir kıyaslama yükü bindiren hesapları takipten çıkarın. Zihin alanınızı da eviniz gibi ferah tutun.
• Sessiz masalar kurun: Yemeğe oturduğunuzda veya bir dostunuzla çay içerken telefonu masanın üzerine koymayın, çantanızda veya cebinizde bırakın. Ekranın araya girmediği göz temasının, hakiki sohbetin tadını çıkarın.
Hayat, kaydırdığımız ekranların ötesinde akan canlı, dokunulabilir ve hissedilebilir bir gerçekliktir. Zaman zaman o büyük gürültüden geri çekilmek, kendimize ve sevdiklerimize verebileceğimiz en kıymetli hediyedir. Unutmayalım; hayatı paylaşmak güzeldir ancak onu gerçekten yaşamak her şeyden daha değerlidir.
Muhabbetle…