Hukuk, ahlâk, toplum düzeni

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Bir toplumdaki hukuk sisteminin en temel amaçlarından biri, adil bir şekilde toplum düzenini sağlamaktır. Normlar hiyerarşisi olarak isimlendirilen bir yapı içerisinde, en üstteki norm olan anayasadan en alttaki normlar olan yönetmelik ve tebliğlere kadar tüm hukuk normları, adil bir toplum düzeni inşa etmek için yürürlüğe konulmaktadır. Bu toplum düzenini inşa eden hukuk kuralları kabul edilirken, çoğu zaman ahlâk kurallarından, örf adetten ya da dinî kurallardan esinlenilir. Örneğin hırsızlık fiili, yazılı ceza kanunlarında suç olarak kabul edilmeden çok daha önce toplumda ahlâka aykırı bir eylem olarak kabul edilmiş ve dinler tarafından da yasaklanmıştır. Ahlâk kuralları göreceli bir nitelik taşımakta olup, toplumdan topluma ve aynı toplum içerisinde zamana göre değişebilmektedir. Bu nedenle bir davranış bir toplumda ahlâka uygun olarak görülürken, başka bir toplumda ahlâka aykırı olarak görülebilmektedir. Her ahlâk kuralı bir hukuk kuralı haline gelmemesine rağmen, hukuk kuralları ahlâka uygun olmak zorundadır. Ahlâka aykırı olan bir hukuk kuralının toplum düzeninin inşasına zarar vereceği ve çoğu zaman toplum tarafından benimsenmeyeceği şüphesizdir.

Bir toplumun huzur ve adalet içinde yaşayabilmesi için hukuk kuralları tek başına yeterli değildir. Toplum düzeni ancak kanunlar ve ahlâk kurallarının bir uyum içerisinde olması ile sağlanabilir. Bugün hemen her toplumsal krizde veya adlî vakıada “Cezalar artırılsın, yeni kanun çıkarılsın!” şeklinde tepki verilmektedir. Oysa bir toplumda kanunlar bir binanın dış iskeletiyse, ahlâk o binayı ayakta tutan harçtır. Harç çürüdüğünde, iskeleti ne kadar sağlam çelikten olursa olsun, o bina ilk sarsıntıda çökmeye mahkûmdur. Hukuk ile ahlâk arasındaki ilişki, tam da bu kopmaz bağda gizlidir. Ahlakî seviyesi irtifa kaybeden toplumlarda, dünyanın en mükemmel, en ideal hukuk kuralları yürürlüğe konulsa dahi, bu kurallar kağıt üzerinde kalmaya ve nihayetinde etkisiz hale gelmeye mahkûm olacaktır.

Hukuk ve ahlâk, toplum düzeni sağlayan iki ana sütundur. Ancak aralarında niteliksel bir fark vardır. Hukuk, dışsal bir zorlama ve devlet gücüne dayalı yaptırımlarla bireylerin davranışlarını düzenlerken, ahlâk kuralları bireyin iç dünyasında, vicdanında şekillenen ve toplumsal kabullerle beslenen bir otokontrol mekanizması oluşturur. Hukuk bireylerin neyi yapmaya zorunlu olduğumuzu söylerken; ahlâk ise neyi yapmanın doğru olduğunu fısıldar. Bir toplumda bireyler sadece yakalanma korkusuyla veya cezalandırılma endişesiyle suç işlemiyorsa hukuk kurallarının etkinliğinden söz edilirken, aynı bireyler hiç kimsenin görmediği, hiçbir kameranın kaydetmediği ve hiçbir polisin devriye gezmediği anlarda suç işlemiyorsa, yazılı kanun maddelerinden çok, içselleştirilmiş ahlâkın etkili olduğunu söylemek mümkün olacaktır.

Devletlerin her vatandaşın başına bir polis, her polisin başına bir müfettiş, her müfettişin başına da bir hakim, her hakimin başına bir adalet müfettişi koyması imkânsızdır. Toplumsal yaşamın büyük bir çoğunluğu, kanunların doğrudan ulaşamadığı veya anlık olarak denetleyemediği gri alanda sürmektedir. Ahlakî düzeyi düşük toplumlarda bu gri alanlar hızla birer yozlaşma merkezine dönüşür, kanunların arkasından dolanmak bir “zekâ göstergesi”, dürüstlük ise “saflık, aptallık” olarak görülmeye başlar, kanundaki boşlukları bulmak ve kuralları kişisel çıkarlar doğrultusunda esnetmek adeta toplumsal bir yarışa dönüşür.

Ahlakî erozyonun en tehlikeli sonuçlarından biri ise hukuku uygulayacak olan mekanizmaları da zamanla kendi içine çekmesidir. Unutmamak gerekir ki kanunları yazan milletvekilleri, o kanunları uygulayan hakimler, savcılar, kolluk kuvvetleri ve bürokratlar da aynı toplumun sosyokültürel ve ahlakî ikliminde yetişmektedir. Ahlakî değerlerin yozlaştığı bir toplumda, siyasetçiden ve yargı mensubundan kolluk görevlisine, mühendise, doktora, esnafa kadar herkes bu iklimden etkilenir. Sonuçta; rüşvetin normalleştiği, iltimasın hak sayıldığı, liyakatin hiçe sayıldığı bir sistemde en adil kanun maddesi dahi taraflı ve adaletsiz kararların kılıfı haline getirilir. Nihayet bu husus hadisi şerifte “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” şeklinde ifade edilmiştir.

Ahlakî düzeyi yüksek olan bir toplumda, ilgili konularda çoğu zaman kanun konulmasına dahi gerek kalmayacaktır. Buna karşılık Romalı tarihçi Publius Cornelius Tacitus’un tespitinde belirtiği üzere “Devlet (ya da toplum) ne kadar bozulmuşsa, kanunları da o kadar çoktur.” Gerçekten de ahlakî erozyona uğrayan toplumlar, eksilen vicdanî denetimin yerini sürekli yeni kanunlarla, yönetmeliklerle ve cezaları artırmakla doldurmaya çalışırlar. Ancak delik bir kovayı suyla doldurmaya benzer şekilde kural sayısı arttıkça karmaşa büyüyecek, karmaşa büyüdükçe kural ihlalleri sıradanlaşacaktır.

Adalet, sadece mahkeme salonlarının duvarlarında yazan süslü bir sözcük değil, bir toplumun vicdanında yaşayan canlı bir organizmadır. Eğer bir toplumda yalan söylemek utanç vermiyorsa, kul hakkı yemek beceri sayılıyorsa, emanete hıyanet edene gıpta ediliyorsa, orada hukuk metinleri kütüphane raflarını süsleyen belgelerden ibaret kalacaktır. Örneğin Türk Medenî Kanunu’nun ikinci maddesi; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. / Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz” hükmünü taşımaktadır. Aslında lafız olarak son derece önemli bir konuyu gayet güzel bir şekilde düzenleyen bu madde, ahlakî seviyenin düşük kalması nedeniyle maalesef yargılamalarda yok hükmündedir.

Açıklanan nedenlerle asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, köklü bir ahlakî düzelmedir. İçsel bir ahlâk ve vicdan denetimiyle desteklenmeyen hiçbir hukuk sistemi, topluma huzur ve adalet getiremez. Çünkü kanunlar insanı ancak dışarıdan kuşatır; insanı adil kılacak olan ise ahlakî seviyesidir. Ahlâkın söndüğü bir toplumda, hukukun aydınlığı da karanlığa gömülmeye mahkûmdur.

 

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...