Ayşegül Akyüz Yahşi - ANKARA
İletişim Başkanlığı’nın duyurduğu üzere Trump, "Barış Kurulu"nun kurucu başkanı sıfatıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bu yapıya kurucu üye olarak davet etmiştir. Bu hamle, Türkiye’nin Gazze politikasını "söylemden icraya" taşıyacak tarihi bir dönüm noktasıdır.
Kurucu Üye Olmak Ne Anlama Geliyor?
Türkiye'nin bu daveti kabul ederek Barış Kurulu kurucu üye bünyesinde yer alması, Ankara’nın bugünkü diplomatik konumunu şu ayrıcalıklı seviyelere taşıyacaktır:
- Karar Verici İrade: Türkiye artık dışarıdan telkinde bulunan bir aktör değil, Gazze’den bölgesel güvenliğe kadar tüm kritik kararlarda imzası olmadan adım atılamayan bir asli irade haline gelir.
- Fiili Garantörlük: Ankara’nın krizin başından beri savunduğu "Garantörlük" modeli, bu kurulun ana çalışma prensibi olur. Türkiye, sahadaki güvenliği bizzat denetleyen "hukuki ve askeri garantör" sıfatını kazanır.
- Meşruiyet Gücü: Yeni yönetim modelinin bölge halkı nezdinde kabul görmesi için Türkiye, Batı ve İslam dünyası arasındaki alternatifi olmayan tek "meşrulaştırıcı güç" konumuna yükselir.
Trump’ın Stratejisi: Yük Paylaşımı ve İş Ortaklığı
Trump’ın bu daveti yapmasının arkasında "Önce Amerika" vizyonu yatmaktadır. Trump, ABD askerlerini çatışma bölgelerinden çekip maliyeti müttefiklere paylaştırmak istemektedir.
Gazze’nin güvenliği ve yeniden inşası gibi devasa bir risk ve maliyeti; Türkiye, Mısır ve Katar gibi bölgesel devlerle paylaşarak ABD’nin üzerindeki "jandarma" yükünü hafifletmeyi amaçlamaktadır.
Öte yandan Trump, bu süreci bir "iş ortaklığı" olarak görmektedir. Türk müteahhitlik sektörünün hızı ve lojistik yakınlığı, harabeye dönmüş bir şehri ayağa kaldırmak için en ideal araçtır. Trump, Türkiye’nin bu dinamik enerjisinden faydalanarak süreci hızlandırmayı hedeflemektedir.
Türkiye Bu Davete Nasıl Cevap Vermeli? (Tavizsiz Zorunluluklar)
Böyle bir stratejik ihtiyaçla kapısı çalınan Türkiye, bu sorumluluğu üstlenirken kendi milli çıkarları gereği şu şartları masaya tavizsiz birer zorunluluk olarak koymalıdır:
- Suriye’de Terörün Tasfiyesi: Gazze’de ABD’nin yükünü hafifletme karşılığında; Suriye’nin kuzeyindeki YPG/PKK varlığına verilen tüm destek kesilmeli ve bu alan Türkiye’nin güvenliğine bırakılmalıdır.
- Savunma Sanayii Serbestisi: F-35 ve CAATSA yaptırımları şartsız kaldırılmalı; operasyonel bir güç olacak müttefike yönelik tüm kısıtlamalar son bulmalıdır.
- İki Devletli Çözüm Takvimi: Sürecin bir oyalama değil, çözüm olduğu ispatlanmalı; bağımsız Filistin Devleti için bağlayıcı bir takvim açıklanmalıdır.
Ekonomik, Lojistik ve Hukuki Hesap Sorma Hakimiyeti
Türkiye, bu süreçte "mağdurun dostu yıkımın bedelini öder" adaletsizliğine karşı çok net bir duruş sergilemelidir:
- Soykırım Bedelinin Tahsili: Gazze’nin yeniden inşasının mali yükü Türkiye’ye, körfez ülkelerine veya batılı güçlere bırakılmamalıdır. Türkiye; işlenen soykırım suçlarının ve yıkımın maddi bedelinin, uluslararası hukuk yoluyla bizzat faili olan İsrail’e ödetilmesini şart koşmalıdır.
- Hukuki Yaptırım: "Soykırımcının suçunun mağdurun dostlarına ödetilmesine karşı durulmalı"; tazminat davaları ve dondurulacak varlıklarla bu kaynak bizzat sorumlusundan alınmalıdır.
- İmar ve Fon Yönetiminde Tam İmtiyaz: Bu tazminatların ve fonların yönetiminde Türkiye ana icra makamı olmalı; altyapı, enerji ve konut projelerinde Türk şirketlerine hukuki öncelik ve tam imtiyaz tanınmalıdır.
Son Söz: Türkiye, bu tarihi daveti sadece bir kriz yönetimi projesi olarak değil; Ortadoğu’nun merkezinde kendi güvenlik ve adalet ilkeleriyle yükselen “Yeni Bölgesel Düzen”in kurucu liderliğini tescil etmek için kullanmalıdır.
Bu adım, Suriye’den Doğu Akdeniz’e kadar bekleyen tüm milli meseleleri tek bir hamlede çözmek için ele geçirilmiş en büyük pazarlık fırsatıdır.