Yeni Birlik Dünya Polonya'dan tarihi itiraf: Savunmada Türkiye modelini örnek alıyoruz

Polonya'dan tarihi itiraf: Savunmada Türkiye modelini örnek alıyoruz

Ukrayna savaşının ardından askeri bütçesini rekor seviyede artıran Polonya, Avrupa Birliği'nin en büyük ordusunu kurma hedefi doğrultusunda Türkiye'nin "yerli ve milli" savunma sanayisi modelini rehber edindi.

Ukrayna'da patlak veren savaşın ardından güvenlik politikalarını baştan aşağı yenileyen Polonya, Avrupa Birliği içerisindeki en güçlü askeri yapıya ulaşmak için stratejik adımlar atıyor. Savunma harcamalarını rekor seviyelere çıkartan Varşova yönetimi, askeri personel sayısını ve teçhizat kapasitesini hızla artırırken, savunma sanayisinde kendi kendine yetebilen bir ekosistem kurmak için gözünü Türkiye'ye çevirdi.

2014 yılında 100 bin olan asker sayısını kısa sürede 220 bine çıkaran Polonya, aktif personel sayısını 300 bine, yedek gücünü ise 200 bine ulaştırmayı hedefliyor. Bu büyüme stratejisiyle Polonya, halihazırda NATO içerisinde ABD ve Türkiye'nin ardından en büyük üçüncü ordu konumuna yerleşmiş durumda. Rusya tehdidine karşı caydırıcılığını artırmak isteyen ülke, yalnızca asker sayısıyla değil, bağımsız bir savunma sanayisiyle de öne çıkmak istiyor. Bu yoldaki en büyük ilham kaynağı ise Ankara.

Polonya Başbakan Yardımcısı ve Milli Savunma Bakanı Wladyslaw Kosiniak-Kamysz

"Türkiye 20 yılda devasa bir sıçrama yaptı"

Polonya'nın savunma vizyonundaki Türkiye etkisi, en üst düzeyden de açıkça dile getiriliyor. Polonya Başbakan Yardımcısı ve Milli Savunma Bakanı Wladyslaw Kosiniak-Kamysz, Kielce kentinde düzenlenen 34. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı'nda (MSPO) yaptığı açıklamalarda Türk savunma modeline duydukları hayranlığı gizlemedi.

Türkiye'nin yaşadığı stratejik dönüşümü kendi ülkelerinde uygulamak istediklerini vurgulayan Kosiniak-Kamysz, "Türkiye son 20 yıl içinde devasa bir sıçrama gerçekleştirdi. Eskiden askeri ihtiyaçlarının sadece yüzde 20'sini içeride üretip, yüzde 80'ini dışarıdan alırken; bugün bu denklemi tamamen tersine çevirmeyi başardılar" ifadeleriyle, hedeflenen yerlilik oranına dikkat çekti.

Alımdan ortak üretime: İşbirliğinde yeni dönem

İki ülke arasındaki savunma ilişkileri artık klasik bir alıcı-satıcı ilişkisinin çok ötesine geçmiş durumda. AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Polonyalı savunma ve jeopolitik analisti Dr. Natalia Adrianna Potera'ya göre, Türkiye ve Polonya arasındaki askeri diplomasi üç temel aşamadan oluşuyor. Ukrayna krizinin hemen öncesinde Bayraktar TB2 SİHA'larının alımıyla başlayan süreç, zamanla elektronik sistemler ve alt bileşenlerin tedarikiyle genişledi. Günümüzde ise bu ilişki, teknoloji transferi ve ortak üretim aşamasına evrildi.

Eylül ayındaki MSPO fuarında ASELSAN ile Polonyalı AMZ-Kutno arasında imzalanan ARSUS Keşif ve Gözetleme Sistemleri sözleşmesi, bu yeni dönemin en somut örneği olarak öne çıkıyor. Polonya'nın sadece bir pazar değil, üretim üssü olma potansiyeli taşıdığına dikkat çeken uzmanlar; radar sistemleri, hava savunma, elektronik harp ve anti-drone teknolojilerinde iki ülkenin ortak geliştireceği dev projelerin yolda olduğunu belirtiyor.

Sembolik kılıç hediyesi ve NATO'nun sınır bekçileri

Diplomatik ilişkilerdeki bu ivme, liderler düzeyindeki görüşmelere de sembolik mesajlarla yansıyor. Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu kapsamında New York'ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya gelen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'nin, Erdoğan'a hediye ettiği kılıç derin anlamlar taşıyor. Analist Potera bu detayı, "Birine kılıç hediye etmek, ona güvendiğinizin ve sizi sırtınızdan vurmayacağına inandığınızın, dostluğun en büyük sembolüdür" şeklinde yorumluyor.

Polonya'da değişen hükümetlere rağmen Ankara'ya yönelik stratejik bakış açısının sabit kaldığına dikkat çekiliyor. NATO'nun doğu ve güney kanatlarını tutan iki kilit ülke konumundaki Polonya ve Türkiye, bölgesel güvenlik açısından kritik bir eşikten geçiyor. Sınırlarında sıcak çatışmaların yaşandığı bu dönemde, iki "sınır ülkesinin" savunma ve güvenlik ekseninde oluşturduğu bu derin ortaklık, sadece ikili ilişkiler için değil, Avrupa-Atlantik güvenliği için de tarihi bir fırsat olarak görülüyor.