Eşsiz sanatı, mimarisi ve estetik tarih kokan sokaklarıyla adeta yaşama sanatını sunan canlı bir metropol: İstanbul… Gezmekle, okumakla, anlatmakla hiçbir zaman sonu gelmeyen bir şehir. Her adımı yeni bir hikâye, her sokağı başka bir zamanın izini taşır. İstanbul, ne kadar yaşanırsa yaşansın, daima içinde sakladığı başka bir yüzü insanın karşısına çıkarır.
Bir ikindi vakti Pierre Loti Tepesi’nden Eyüpsultan’a doğru süzülelim. Haliç, tüm dinginliğiyle karşımızda uzanır. Sahil boyunca serin rüzgâr eşliğinde yürüyen insanlar görülür; kimisi şehir hayatının yorgunluğunu geride bırakmaya çalışırken, kimisi heyecanını artırmak için kano eşliğinde Haliç’in sularında ilerler. Bu manzaraya eşlik eden teleferik yolculuğu ise Haliç’i yukarıdan seyretme imkânı sunarak şehrin temposunu bir anlığına yavaşlatır.
Eyüpsultan, Hz. Peygamber döneminde yaşamış sahabe Ebu Eyyüb el-Ensari’yi misafir etmiş; bu vesileyle İstanbul’un manevi merkezi hâline gelmiş bir semttir. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemsettin’in öncülüğünde, Eyyüb el-Ensari’nin kabrinin bulunduğu alana cami, medrese, şifahane ve imarethane inşa edilmiş; zamanla burası yaşayan bir mahalleye dönüşmüştür.
Eyüp, aynı zamanda sur dışında inşa edilen yerleşimlerden biri olarak dikkat çeker.
İlber Ortaylı’nın da ifade ettiği gibi, Osmanlı’nın sur dışına taşma politikasının bilinçli bir sonucu olarak Eyüpsultan, hem Haliç’te önemli bir pazar noktası hem de resmi bir nekropol, yani mezar şehir hâline gelmiştir.
Osmanlı mezar kültürü, İstanbul’un tarihi dokusunun şekillenmesinde büyük rol oynar. Sultan Abdülmecid’in oğlu ve 35. Osmanlı padişahı Mehmet Reşat’ın türbesinin Eyüp haziresinde yer alması da bu semtin tarihsel önemini pekiştirir. Eyüpsultan’da ölüler, dirilerle birlikte yaşamaya devam eder. Mezarlıkların arasında top oynayan çocuklar, dükkânını açan esnaflar, ibadete giden insanlar… Hayat, mezar taşlarının gölgesinde olağan akışıyla sürer.
Osmanlı mezar taşları, toprağın altında yatan kişinin hayattaki kimliğini anlatan sembollerle bezelidir. Bugün bizler mezarlıkları sessiz mekânlar olarak algılasak da, o taşlar geçmişten bugüne sessiz bir anlatı sunar. “Hüve’l Hayyü’l Bâkî… Ruhuna Fatiha” ibaresiyle sonlanan mezar başları, bu anlatının en çok rastlanan ifadelerindendir.
Yavuz Bülent Bakiler’in dizeleri, Eyüpsultan’ın ruhunu en sade hâliyle dile getirir:
Canevimden baktım sana İstanbul!
Demli çaylar gibiydi uzaklarda Emirgan.
Türkülerde yağmur yağmur Üsküdar,
Dualarda sımsıcak Eyüpsultan.
Eyüp Külliyesi çevresindeki sokaklarda yürürken klasik Osmanlı mimarisinin izleriyle karşılaşılır. Genellikle iki katlı, renkli cumbalı evlerle bezeli sokaklar, geçmişle bugün arasında köprü kurar. Özellikle Ramazan ayında bu sokaklar, düzenlenen etkinlikler ve programlarla bambaşka bir atmosfere bürünür. Benzer mimari dokuyu Fener, Balat ve Ayvansaray’ın ara sokaklarında da görmek mümkündür.
Eyüp’te öne çıkan yapılardan biri de tekkeleridir. Haliç sırtlarına uzanan Bahariye Mevlevihanesi, tarih boyunca kültür, sanat ve ilim hayatına katkı sunmuş önemli merkezlerden biridir. Günümüzde de belirli zamanlarda düzenlenen programlarla ziyaretçilerini ağırlamayı sürdürmektedir.
Akşam güneşiyle birlikte Haliç tramvay durağından Eminönü’ne doğru ilerlerken, duraklarda inmeyi, sokaklara karışmayı ve İstanbul’u gerçekten yaşamayı unutmamak gerekir. Çünkü İstanbul, ancak içinde yürüyenlere ve durup dinleyenlere kendini anlatan bir şehirdir.