Osmanlı’nın Kalbinde Bir Çocukluk
İstanbul, yüzyıllar boyunca yalnızca bir başkent değil; çocukların hayata ilk adımlarını attığı, oyunla, ilimle, merasimlerle örülü bir medeniyet alanıydı. Osmanlı kültürü, çocukluğu hem korunan hem de şekillendirilen kutsal bir dönem olarak gördü. Osmanlı İstanbul’unda bir çocuğun doğumundan eğitime, oyundan kayba, aile ilişkilerinden sosyal hayata kadar uzanan derin serüven hakimdi.
Doğumla Başlayan Değer
Osmanlı İstanbul’unda bir çocuk dünyaya geldiğinde, bu yalnızca bir aile olayı değildi; komşuların, akrabaların, hatta mahallenin paylaştığı bir sevinçti. Bebekler tuzlanır, muskalar takılır, saçları kesilir, Kur’an’dan ayetler okunur ve adı, ezanla birlikte kulağına fısıldanırdı. Kız ya da erkek olması sevinç düzeyini değiştirse de, her çocuk Allah’tan bir emanet olarak görülürdü.
Hayatın En Kırılgan Dönemi
Tıbbın sınırlı, hastalıkların yaygın olduğu bu çağda, çocuk sahibi olmak kadar onu yaşatmak da önemli bir mücadeleydi. Yüksek çocuk ölümleri, İstanbul’daki ailelerin en büyük travmalarındandı. Kaybedilen çocuklar için mezar taşlarına dokunaklı mersiyeler yazılır, yas sadece evlerde değil, sokaklarda da hissedilirdi. Ölümün sıradanlaştığı bu dönemde bile, çocuk yasına yüklenen anlam olağanüstü derindi.
Bir İlişki Biçimi Olarak Annelik, Babalık ve Vasîlik
Osmanlı hukuk düzeninde çocuk, aileden ziyade ilahi bir emanet olarak görülüyordu. Boşanma ya da ölüm sonrası çocuğun velayeti, "hıdâne hakkı" adı verilen düzenlemelerle güvence altına alınırdı. Annenin yeniden evlenmesi, bu hakkı kaybetmesine neden olabilirdi. Ancak birçok İstanbullu kadın, çocukları için kuralların ötesinde bir mücadele yürütürdü. Babasız kalan çocuklara vasî atanır; bu görev dini, ahlaki ve toplumsal denetim altındaydı.
Sokaktan Sıbyan Mektebine
İstanbul’da çocuk eğitimi mahalle ile iç içeydi. Sıbyan mektepleri, camilerin avlularında ya da mahalle köşelerinde yükselir; çocuklar burada ilk Kur’an harflerini öğrenir, dua eder, edeple oturmayı kavrardı. Mektebe başlamadan önce ise “âmin alayı” düzenlenirdi: çocuklar, ilahiler eşliğinde sokaklarda gezdirilir; toplum, yeni bir öğrenciyi adeta dini bir törenle selamlardı. Bu yalnızca bir başlangıç değil, toplumsal aidiyetin de ilanıydı.
Rol Dağılımının Başladığı Yaşlar
İlk yıllarda benzer şekilde büyüyen kız ve erkek çocukların yolları, altı-yedi yaşından sonra ayrılmaya başlardı. Erkek çocuklar esnaf yanında çıraklığa verilir, mahalle oyunlarında daha özgür hareket ederdi. Kız çocukları ise evde el işi öğrenir, annelerine yardım eder, iç mekân hayatına hazırlanırdı. Bu ayrım bir sınır değil, dönemin toplumsal yapısında kabul gören bir yönlendirmeydi.
Oyun, Oyuncak ve İstanbul’un Çocuk Yüzü
Osmanlı’da çocukluğun tanımı "oyun" ile özdeşti. Eyüp’teki oyuncakçılar, yalnızca ticarethane değil; hayal gücünün şekillendiği kültürel mekânlardı. Minyatür atlar, çıngıraklı bebekler, tahta oyuncaklar…
Ramazan gecelerinde ise çocuklar, masal anlatan ninelerle zaman geçirir, sokak lambalarının altında hayallere dalardı. Şehir, onların oyun alanıydı; ama bu oyun sessiz, uyumlu ve edeple örülüydü.
Çıraklık ve Hayata Erken Başlama Zorunluluğu
Mektep her çocuk için zorunlu değildi. Pek çok çocuk, ailesinin geçimine katkı sunmak ya da bir zanaat öğrenmek için erken yaşta çırak olurdu. Bu durum zaman zaman eleştirilse de, Osmanlı'da çıraklık aynı zamanda bir eğitim biçimiydi. Sanatın, ahlakın, saygının ve sabrın öğretildiği bir okuldu ustanın dükkânı. İstanbul’un küçük dükkanlarında büyüyen bu çocuklar, şehrin hem üreticisi hem de geleceğiydi.
Modernleşme ile Değişen Çocukluk
19.yüzyılda Osmanlı modernleşmesi, çocukluk anlayışını da dönüştürmeye başladı. Pedagojik metinler yazıldı, çocuk edebiyatı ortaya çıktı, Batı’dan gelen yeni fikirler şehirde tartışılmaya başlandı. Ancak tüm bu yenilikler, kadim geleneklerin üzerini örtmedi. Eskiyle yeninin yan yana yürüdüğü bu geçiş döneminde, çocuklara temizlik sabunla anlatılıyor; ama “temizlik imandandır” hadisi de hâlâ başroldeydi.
Bir Medeniyetin En Sessiz Mirası
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Osmanlı İstanbul’unda çocuk olmak; özenle kurulmuş, inançla şekillendirilmiş ve toplumun tüm katmanlarınca sahiplenilmiş bir deneyimi temsil ediyor. Ailenin, mahallenin, devletin, eğitimin ve inancın ortak ürünü olan bu çocukluk, sadece bir yaş dönemi değil; bir toplumun vicdan haritasıydı.
Ve belki de o yüzden, bir Osmanlı çocuğunun attığı ilk adım, yalnızca ailesinin değil; İstanbul’un da kalbinde yankılanırdı.