Betül Apaydın Salim / Özel Haber
Savunma sanayii; silah ve mühimmat üretmek değil, asıl mesele bu üretimle beraber güç inşa edebilmektir. Tam da bu doğrultuda Türkiye, son yıllarda elde ettiği başarılarla, stratejik nitelik taşıyan savunma sanayii üretimleriyle dikkat çeken bir aktör haline geliyor.
Ortaya koyduğu bu tablo, yalnızca askeri kapasitesini değil; caydırıcılık sağlayan, diplomatik etki alanını genişleten ve stratejik bağımsızlık üreten çok boyutlu bir dönüşümü temsil ediyor.
İnsansız hava araçlarından hava savunma sistemlerine, savaş gemilerinden yeni nesil hava harp teknolojilerine uzanan bu süreç, Türkiye’nin sahada ve masada inşa ettiği gücün somut bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Bu özel röportajda, Türkiye’nin savunma sanayiinde son yıllarda kat ettiği mesafeyi; uluslararası pazarda elde edilen ihracat başarısını, sahada kendini kanıtlamış sistemlerin yarattığı stratejik etkiyi ve yeni nesil teknolojilerle geliştirilen projelerin öne çıkan teknik kabiliyetlerini ele alıyoruz.
Savunma sanayii alanında uzun yıllardır çalışmalarıyla yakından takip edilen, sektörel analizleri ve değerlendirmeleriyle öne çıkan Defence Türk Yayın Koordinatörü Ahmet Alemdar, sorularımızı yanıtladı.
Türkiye, son yıllarda savunma sanayiinde büyük bir dönüşüm süreci yaşadı. Bu atılımı genel hatlarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ahmet Alemdar: Son yıllardan gözle görünür hale gelen durum aslında temelleri çok daha önceden atılan projelerdir. İhtiyacın belirlenmesi, projelendirilmesi ve ilk prototiplerin ortaya çıkmasına şahitlik ettik.
Son birkaç yılda ise onlarca projede artık prototiplerin kullanıcı (TSK) geri dönüşleriyle seri üretime hazır hale gelmesi mümkün oldu. Benzer şekilde büyük projelerde ilk çözümlerin teslim edilmesinden sonra devam teslimatlarının hızlandığını gördük. Bunlara örnek verecek olursak Çelik Kubbe’nin bileşenleri olan Korkut ve Hisar A / O çözümlerinde 15 yıl öncesine giden bir proje başlangıcı var. Takiben prototipler ortaya çıktı ve ilerleyen aşamada TSK’ya öncel seri üretim teslimatları yapıldı. Bu noktadan sonra TSK’dan gelen geri beslemeler ile ürünlerde nihai iyileştirmeler yapılarak yüksek oranlı seri üretimlere geçildi.
Savaş gemilerinde ise ikinci durum geçerli. Sınıflarının ilk gemilerinin projeden ilk gemiye geçen süreci uzun sürerken ilk geminin teslimi, gelen geri dönüşlerle yapılan dönüşler sonrası diğer gemiler daha hızlı inşa edildi. Ada sınıfı korvetler, İ sınıfı fırkateynler ya da Reis sınıfı denizaltı projeleri burada en örnek verilebilmektedir.
Kısaca Projeler uzun takvime sahip olmakta ve geçmişte atılan adımların meyveleri alınmaktadır. Ayrıca diğer önemli konu kaynak oluşturmak. Sektörün artan ihracatı AR-Ge harcamalarına daha fazla kaynak ayrılmasını ve paralel olarak yeni ve devam eden projelerin finansmanını sağlamaktadır.
Yerli ve milli üretim oranı yıllar içinde nasıl bir seyir izledi? Bugünkü tabloyu geçmişle kıyasladığınızda ne gibi ilerlemeler görüyorsunuz?
Ahmet Alemdar: 2000’lerin başında yüzde 20 seviyeleri söz konusu ile günümüzde yüzde 80 düzeyi aşılmış durumda burada süreçte envantere giren çözümler veya mevcut sistemlerin idamesi önemli olmaktadır.
Yerlilik oranı sadece ürün değil aynı zamanda işçilik gibi farklı parametrelerle hesaplanmaktadır. Yani yabancı menşei sistemi üretmek veya idame etmek de yerlilik oranına katkı sağlamaktadır. Bu durum birkaç projede görülmekle birlikte ekseriyetle Türkiye’nin öz kaynaklı milli sistemlerinin üretim ve hizmete alınması felsefesi ile yerlilik oranı arttırılmaktadır. Envanterde ürünlerin yaygınlaşması ve yeni projelerle süreçlerin desteklenmesi yerlilik oranı arttırmaktadır.
Bu ise size potansiyel harp durumlarında harekât serbestliği, barışta ise dış politikada bağımsız hareket etme esnekliği sağlamaktadır. Malum ambargoların sebepleri hareket serbestliğini kısıtlamak üzere caydırıcılık oluşturmaktır.
Türk savunma sanayii ürünlerinin uluslararası listelerde giderek daha görünür hale gelmesini sadece ticari başarı olarak mı okumalıyız, yoksa bu aynı zamanda jeopolitik bir güç gösterisi midir?
Ahmet Alemdar: Ürünler kadar menşei de önemli olmaktadır. Öncelikle Türkiye’nin geliştirdiği sistemler NATO standartlarında yüksek teknoloji içermektedir. Bu başlı başına yeterli olmaz. Kullanıcı (TSK) tercihi çok önemli etkendir. Yabancılar sizin ordunuzu kullanıyor mu? Diye haklı bir soruyla gelir. Sebebi öncelikle siz kendi ürününüzü kullanıyor musunuz? Buna cevap bulmak.
İkinci ve daha önemlisi TSK kullandığı sistemlerde oldukça seçicidir. Sırf Türkiye üretti diye bir sistemi alıp envantere katmaz ki bunu farklı projelerde gördük. Üreticiye geri besleme verip daha iyi noktaya getirmesi durumunda envantere alacağını bildirmektedir.
Kısaca TSK’nın kullanması önemli referanstır. Türkiye’nin farklı harp ortamlarındaki sahada elde ettiği kazanımlar yine sektör ürünlerine ilgiliyi arttırmaktadır. Sınır ötesi harekatlar, Karabağ Savaşı ve Ukrayna’nın kullanımları bu bağlamda önemli referanslardır. Türkiye’nin güçlü olması ise tedarikten sonra sistemlerin idamesi noktasında güvence sağlamaktadır.
Türk savunma sanayiinin uluslararası pazarlarda rekabet edebilirlik açısından en güçlü yönleri nelerdir? Türk savunma sanayii ürünlerine artan küresel ilginin arkasında hangi faktörler etkili oluyor? (Teknoloji, fiyat/performans, operasyonel başarı vb.)
Ahmet Alemdar: Maliyet etkin çözümler, modüler yapıda kullanıcısına sunuluyor. Rekabette düşük tedarik ve işletim maaliyetleri önemlidir. Türkiye bu konuda Çin’den sonra en güçlü aktör. Etkinlik noktasında ise NATO standartlarındaki çözümler sahada başarıyla görevlerini yapmaktadır. Kısaca hem düşük maliyet hem etkinlikte en öne çıkan aktör konumundayız.
Diğer husus ise özelleştirme yapabilmek / modüler çözüm sunmak. Pazarda ürün arayışındaki aktörlere hazır ürün sunulur, “alırsan al, ürün bu” gibi bir yaklaşım vardır. Özelleştirme istenirse devasa maliyetler çıkarılarak caydırma yoluna gidilir.
Türkiye ise modüler sistemlerini kullanıcı için özelleştirmektedir. En önemli örneği gemi ihracatlarıdır. Ada sınıfı korveti Pakistan, Ukrayna, Malezya gibi ülkelerin hepsine farklı sensör ve silah sistemleri ile sattık. Hepsinin farklı ihtiyaçlarına cevap verdik.
Dünyada bunu başka örneği yoktur. Gemide hem batı hem de doğu ülkelerinin sistemlerini aynı zamanda işletebilecekler. Bu Türkiye’nin çözüm odaklı yaklaşımının sonucudur.
BAYRAKTAR TB2, Akıncı, Aksungur ve KIZILELMA gibi insansız hava araçları Türkiye’nin hava gücüne nasıl bir katkı sağladı? Bu sistemlerin stratejik anlamda ne tür farklar yarattığını düşünüyorsunuz?
Ahmet Alemdar: İnsansız sistemler başta istihbarat gözetleme ve keşif gibi uzun süreli görevlerde etkili sonuçlar alınmasını ve insan kaynağını daha etkin yönetmeyi mümkün kıldı. Taarruz kabiliyeti ise riskli harp ortamlarında personeli riske etmeden görev icra etmeyi mümkün kıldı.
İnsansız sistemler doğalarına uygun olarak insanlı uçakların yüklerini hafifleterek görevlerin risklerini minimize etmektedirler. Türkiye’nin sınırlı kaynaklarla savunma ve güvenlik konularında faaliyet gösterdiği bir ortamda SİHA sistemleri oyun değiştirici oldu.
Gerek terörle mücadele gerekse hak ve menfaatleri koruma faaliyetlerinde hava gücü olarak farklı coğrafyalarda sahada kazanan olmamızı sağladılar. Tabi bunların hepsi TSK’nın kurmay aklıyla ortaya konulan kullanım konseptleri sayesinde oldu. SİHA’lar ise konseptin ana unsuru oldular.
İhracatta önemli aktör olması ise (yaklaşık 40+ ülkeye SİHA ihracatı yaptık) dış politikada daha güçlü olmamızı sağladı. Yüksek teknoloji üreten ve bunu dünyaya satan bir güç artık Türkiye.
İhracatı yapılan sistemlerin ise karşılıklı uzun yıllara sari ilişkilerin korunmasını gerektirdiği gerçektir. Örneğin X ülkesi Türkiye’den önemli miktarda SİHA tedarik ettiğinde bunların idamesi için Türkiye ile ilişkilerini iyi tutması gerekmektedir. Aksi halde verimli bir kullanım sistemi inşa edemez. Kısaca Türkiye sahada ve masada kazanımlar sağlamaktadır.
KIZILELMA ile ilgili son dönemde gündeme gelen hava-hava atış testleri, yapay zeka ile hedef tespiti gibi gelişmeler Türkiye'nin ulaştığı teknolojik seviyeyi nasıl gösteriyor? Bu alandaki potansiyel nedir?
Ahmet Alemdar: Kızılelma safkan insansız savaş uçağı olarak tanımlanmaktadır. Yani tek başına hedef tespiti, takibi ve angajmanlarını yapabilecek donanımlara sahiptir. Ancak bunu tam otonom yani insan müdahalesi olmadan yapması söz konusu değildir.
İnsan kontrolünde ve denetiminde içindeki gelişmiş yapay zeka destekli uçuş sistemleri ile görev yapacaktır. Türkiye’nin yüksek teknoloji olarak geldiği seviye ise dünyada rekabetçi olarak kabul edilmektedir.
Son yapılan testte hava-hava angajmanı yaparak tarihe geçti. Ancak burada sadece teknoloji olarak değil vizyon olarak da Türkiye’nin farklılaştığı görülmektedir
Biz Kızılelma ile insansız savaş uçağı yaptık. Diğer ülkeler ise yeri geldiğinde feda edilebilir bir sadık kol platformu geliştirmekteler.
Donanım olarak şu an da AESA radar, gömülü EOTS ya da afterburner kabiliyetleri olan ikinci bir insansız savaş uçağı dünyada yok. Kızılelma tek niteliğindedir.
Kısaca ortaya konulan felsefe yaklaşımı ve yüksek teknolojiyi burada kullanma ile Kızılelma hava harp tarihinin önemli bir aktörü olmaya adaydır.
Önümüzdeki dönemde savunma sanayiinde öne çıkması beklenen yeni teknolojiler ve sistemler nelerdir? Türkiye bu alanlara nasıl hazırlanıyor?
Ahmet Alemdar: Ürün proje bilgilerini paylaşamamakla birlikte kısaca; Türkiye’nin gelecek projeksiyonun daha yüksek kabiliyetli seri üretim teknolojileri bulunmaktadır. Savunma ve taarruz çözümlerinin niteliğini kökten değiştirecek itki ve güdüm teknolojilerine odaklanılmaktadır. Siber güvenlik ve uzayda daha etkili olmak amaçlanmaktadır. Yeni Ar-Ge projeleri ile temel fen bilimlerinde önde gelen aktörlerden olmak istenmektedir.
Türkiye’nin savunma sanayiinde gösterdiği ilerleme, başta komşu ülkeler olmak üzere uluslararası arenada nasıl yankı buluyor? Yunan basınında yer alan yorumlar bu durumu nasıl yansıtıyor?
Ahmet Alemdar: Türkiye’nin bulunduğu amaçladığı konum kendi kendine yetebilen, aynı zamanda dost ve müttefiklerine çözümler üreten aktör olmaktır. Bunu dünyada her ülke yapmak ister ama gelinen noktada ABD, Rusya, Çin vd bir elin parmağını geçmeyecek aktör mevcuttur. Dikkat edilirse bu aktörler gerek diplomaside gerekse ekonomik güç olarak bi noktayı temsil etmektedir.
Türkiye’nin potansiyeli ise hasmane tutum içerisinde olanlar için ciddi bir tehdittir. Çünkü sadece kendi için değil dost ve müttefikleri için üretebilen bir ülkenin harp durumunda kaynaklarının / stoklarının güçlü olacağı değerlendirilir.
Herhangi bir dışa bağımlılık göstermeden, üstüne oyun değiştirici çözümlerle sürekli adından söz ettirmesi ciddi bir caydırıcılıktır. Dost ülkelerin Türkiye’ye karşı daha talepkâr olmalarının yolu açılırken hasmane tutuma sahip olanların örtülü ambargoları ortaya çıkmaktadır.
Ancak günün sonunda ambargoların boşa düşmesi ve Türkiye’nin kabiliyetlerinden istifade etme arzusu hasmane tutumların ortadan kalkmasını sağlamaktadır.
Türkiye’nin savunma sanayiindeki gelişimi, NATO ve diğer müttefik ülkelerle ilişkilerine nasıl yansıyor? Bu alanda yürütülen iş birliklerini ve stratejik etkilerini nasıl değerlendirirsiniz?
Ahmet Alemdar: Türkiye’nin savunma sanayiindeki gelişimi, Ukrayna-Rusya savaşında sonra bilhassa NATO ve müttefik ilişkilerinde pasif bir alıcı olmaktan çıkıp stratejik tedarikçi ve oyun kurucu role evrildiğini göstermektedir. Bu yeni konum, ittifakın genel güvenliğine katkı sağlarken, aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) savunma inisiyatiflerinde siyasi gerilimleri de beraberinde getirmektedir.
Türkiye savunma harcama taahhütlerini yerine getirirken nicelik ve nitelik olarak NATO’nun en önemli ordularından birine sahiptir. Farklı harp sahalarında edinilen tecrübe ile harbe hazırlığı en yüksek ordulardan birine sahiptir.
Milli sistemleri ise farklı harp sahalarında mevcutta tehdit algılanan aktörlere karşı başarılı sonuçlar vermiştir.
Türkiye’nin gerek çözümlerinin niteliği gerekse seri üretim kabiliyetleri onu NATO ve diğer batılı müttefikleri için çok daha kıymetli bir konuma getirmektedir.