Yeni Birlik Gazetesi Genel Sanayide nişasta dönemi: Türk şirketinden doğaya karışan mucize çözüm!

Sanayide nişasta dönemi: Türk şirketinden doğaya karışan mucize çözüm!

Türkiye'nin yeni plastik yönetmeliği taslağı, biyoplastik üretiminde stratejik bir dönemi başlatıyor. Nişasta bazlı biyobozunur ürünler, sanayide çevreci dönüşümün anahtarı oluyor.

Türkiye’de tek kullanımlık plastiklerin çevresel etkilerini minimize etmeyi amaçlayan yeni yönetmelik taslağı, sanayide sürdürülebilir üretim ve döngüsel ekonomi modeline geçişi hızlandırıyor. Sıfır Atık vizyonu kapsamında hazırlanan bu düzenleme, petrol türevi plastik kullanımının azaltılmasını hedeflerken, mısır nişastası gibi yenilenebilir kaynaklardan elde edilen biyopolimerlerin stratejik önemini gündeme taşıyor. Mevcut tartışmaların merkezinde ise plastik türlerinin doğru sınıflandırılması ve biyobozunur malzemelerin geleneksel plastiklerden ayrıştırılması gerekliliği yer alıyor.

Geleneksel Plastikler ile Biyobozunur Malzemeler Arasındaki Temel Farklar

Plastik teknolojilerindeki farklılıklar, çevresel etki profillerini de doğrudan belirliyor. Petrol türevi geleneksel plastikler doğada yüzlerce yıl parçalanmadan kalabilirken, oksobozunur plastikler parçalanma sürecinde mikroplastik oluşumuna neden olarak ekosistem ve insan sağlığı üzerinde kalıcı etkiler bırakıyor. Buna karşın, nişasta bazlı biyopolimerler gibi yeni nesil malzemeler, uygun koşullar sağlandığında 90 ile 180 gün arasında biyolojik olarak tamamen çözünebiliyor. Bu malzemeler mikroplastik kalıntısı bırakmıyor ve yenilenebilir kaynaklardan üretildikleri için karbon ayak izinin düşürülmesine doğrudan katkı sağlıyor. Sektör temsilcileri, çevre politikalarının petrol bazlı, oksobozunur ve biyoplastikler arasındaki bu teknik farklar gözetilerek oluşturulması gerektiğini vurguluyor.

Yönetmelik Taslağında Biyoplastiklerin Sınıflandırılması ve Teknik Hatalar

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından planlanan yeni düzenlemede, biyobozunur plastiklerin konumu kritik bir başlık olarak öne çıkıyor. Sunar Yatırım Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Mustafa Nuri Çomu, biyobozunur malzemelerin petrol bazlı plastiklerle aynı kategoride değerlendirilmesini "teknik bir hata" olarak tanımlıyor. Çevresel etki profilleri taban tabana zıt olan bu iki malzemenin aynı kapsamda ele alınmasının, teknolojik çözümlerin gelişimini sınırlayabileceği belirtiliyor. Biyoplastiklerin, petrol bazlı tek kullanımlık ürünlerin yerine geçebilecek en güçlü alternatif olduğu ve bu nedenle düzenlemede ayrı bir statüde değerlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Avrupa Birliği Mevzuatı ve EN 13432 Standardı Referansı

Avrupa Birliği’nde yürürlüğe giren Ambalaj ve Ambalaj Atıkları Yönetmeliği (PPWR), biyoplastikler için net bir yasal çerçeve sunuyor. Bu düzenleme ile biyobozunur ve kompostlanabilir malzemeler belirli kriterlere göre sınıflandırılıyor. Özellikle organik atıklarla birlikte toplanabilen ambalajlar ve gıda ile temas eden ürünlerde biyoplastik çözümler teşvik ediliyor. Bu süreçte EN 13432 standardı, bir malzemenin biyobozunur ve kompostlanabilir olup olmadığını belirleyen temel referans noktası kabul ediliyor. Türkiye’deki regülasyon çalışmalarında da bu standarda uygun sertifikalı ürünlerin, diğer plastiklerden ayrıştırılması ve yerli üretimi destekleyecek teşvik mekanizmalarının kurulması öneriliyor.

Yerli Üretim Potansiyeli ve Ekonomik Sürdürülebilirlik

Türkiye, nişasta bazlı hammadde kaynakları ve mevcut üretim altyapısıyla biyoplastik sektöründe yüksek bir potansiyele sahip. 2014 yılından bu yana Ar-Ge çalışmaları yürüten Sunar NP, mısır nişastasından ürettiği biyobozunur plastiklerle sanayide dönüşümü destekliyor. Mustafa Nuri Çomu, biyoplastiklerin sadece çevresel bir tercih değil, aynı zamanda ithal petrokimya bağımlılığını azaltacak ekonomik bir fırsat olduğunu belirtiyor. Doğru regülasyonlar ve biyoplastiklerin Geri Kazanım Katılım Payı (GEKAP) sisteminden ayrıştırılması durumunda, Türkiye’nin küresel pazarda rekabet gücünün artacağı ve COP31 sürecinde sürdürülebilirlik alanında öncü bir konuma gelebileceği öngörülüyor. Sektör paydaşları, sorunun plastiğin kendisinde değil, yanlış malzeme tercihinde olduğunu savunarak, doğru malzemenin doğru yerde kullanımının sanayiye katma değer yaratacağını vurguluyor.