​'LENİN EMRİYLE 45 BİN TÜRK KATLEDİLDİ'
Röportaj Pazar 11 Haziran 2017 03:00
​'Lenin emriyle 45 bin Türk katledildi'

Tarık Çelenk

Sürgündeki Özbek muhalif lider, yazar, şair Muhammed Salih YeniBirlik’le yaptığı röportajında, 1918’de Hokand Muhtariyeti (Türkistan Cumhuriyeti) yerli halkından Lenin’in emri, Ermeni Taşnakların desteğiyle 3 gün içinde yerli halktan 45 bin kişinin öldürüldüğü, hayatta kalan liderlerin ise Sovyet rejimi tarafından 1937 yılında topyekün katledildiğini ve hepsinin Turancı olduğunu hatırlattı.

Türkistan kökenli Müslüman Türk coğrafyasında, esaret altında olan Türk halklarının özgürlüğü için mücadele etmesiyle tanınmış olan Muhammed Salih, şu anki Türkiye cumhuriyetleri henüz bağımsızlığını kazanmadan önce Rusların onları Türk bilincinden uzaklaştırmak için büyük çaba gösterdiğini kaydetti. Salih, Rusların o dönemler hakimiyeti altında olan Türklere Timur’u zalim ve despot olarak tanıttığını, Ziya Gökalp’ın eserlerini ise kendilerine göre yorumlayıp onu karalamak için kullandıklarını belirtti. 

Türk edebiyatı ve Türk yazarlar bir ilişkiniz oluyor muydu o dönemde? 

Nazım Hikmet’i seviyorduk çok. Nazım Hikmet ve yine birkaç yazar (Aziz Nesin, Said Faik ve başkaları) vardı Sovyet neşiryatlarında kitapları yayınlanan.. Biz onları okuyorduk. Nazım bizim için bir Türkçüydü. Çünkü her şiirinde Türk diyordu. Bir Türk olarak Türkçü olmamasını tesevvür edemezdik. Nazım Hikmet’in komünist olduğunu da biliyorduk ama bizim için bu bir resmi nıkap dışında hiçbir şey ifade etmiyordu. Nazım bizim için büyük Türk şairi idi. Onun Türkiye’deki  ideolojik kavgasından haberimiz yoktu. Olsa bile bu onun şairliğini gölgeleyemezdi. 

Ve tabii Aziz Nesin de vardı. O da en az Nazım gibi meşhurdu Sovyetler’de.

Ziya Gökalp’ı mesela mümkün değil mi?

Ziya Gökalp bize düşman olarak tanıtılmıştı. Ziya Gökalp hakkında  Ruslar yazıyordu. Ziya Gökalp Rusların telkininde Pantürkist ve ırkçıydı. Ruslar Gökalp’ı karalamak için onun eserlerinden alıntılar alıp onları kendine göre yorumluyorlardı. Biz de bu alıntıları alıp kendimize yakın dostlara dağıtıyorduk.

Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı…

 Onlar o kadar meşhur değildi. Ziya Gökalp, Rusların ilgilendiği isim olduğu için çok yorumlanıyordu, konuşuluyordu, biz de ona yöneldik.

Türkçülüğü bir akım olarak biliyor muydunuz o dönem?

Akım olarak bilmiyordum. 1971-1972 yılları kastediyorum. 1975’te Türkiye’de bir Türkçülük akımı olduğunu öğrendim.

Turancılık konusunda bir bilginiz var mıydı?

Turancılık konusunda bilgimiz vardı. Bizim Ceditçiler (Fitret, Çolpan, Bihbudi ve başkalar) 1910 yılından başlayarak, belki Türkiye pantürkistleri etkisi altında, bir Turan hayalini kurmaya başlamışlardı.

Ceditler 1918 yılında Hokand Muhtariyeti (Türkistan Cumhuriyeti)’ni kurdular. 

Rusya’da Çarlık yönetimini deviren 1917 Şubat İhtilali, 

Türkistan’da milli güçleri harekete geçirdi ve Hokand Muhtariyeti kuruldu.

Fakat bu bir bağımsız devlet olan Muhtariyet iki ay gibi yaşayabildi. 1918 yılının Şubat ayında Lenin’in emriyle Bolşevikler ordusu yerli Ermeni Taşnaklar desteğiyle Hokand halkına karşı katliam başlattı ve 3 gün içinde yerli ahaliden 45 bin kişi öldürüldü.

Böylece Ceditler Hareketi ölümcül bir darbe aldı. Bu hareketin hayatta kalan liderleri Sovyet rejimi tarafından 1937 yılında topyekün katledildi. 

“Onların hepsi Turancıydı” 

Peki Enver Paşa’yı bilir miydiniz, ne zaman öğrendiniz?

Enver Paşa’yı 1970’li yılların başlarında biliyorduk. Burada “basmacılar” safında savaşmış bir Türkiye Türkü, bir kahraman olduğunu ve bizim topraklarda şehit düştüğünü biliyorduk. Ama derin bilgimiz yoktu.

Halk ve insanlar genelde Sovyet sistemine rağmen Enver Paşa’yı seviyorlardı yani.

Evet, bizim kuşak belki o kadar iyi bilmiyordu çünkü bu bizim için yasak bir konuydu. Ama genelde halk Enver Paşa’yı kahraman olarak biliyordu.

“Milliyetçilik nasıl yasaksa, tüzükler de yasaktı”

Peki siz bir Özbek genci olarak Timur hakkında ne zaman bilgi edinebildiniz?

1970’li yılların ortalarında ilk defa “Timur tüzükleri”ni buldum. Daktiloda yazılmış ve çoğaltılmış nüshasıydı.

Yasak değildi, değil mi?

Yasaktı. Milliyetçilik nasıl yasaksa, tüzükler de yasaktı. O zamanlar Timur Rusların yorumunda zalim ve despottu, bize böyle öğretiliyordu Rusların hazırladığı tarih kitapları.

Osmanlı tarihini, Yıldırım Beyazıt’ı ne zaman tanıdınız?

Yıldırım Beyazıt’ı daha sonra tanıdım, 1976-77 yıllarında. O dönemde Moskova’daki Yüksek Edebiyat Kurslarında okudum. Bu okul da profesyonel yazarlar okuluydu. Orada Orta Asya Türkleri ve Anadolu Türklerinin tarihini öğrenme fırsatını buldum. Yıldırım Beyazıt hakkında ilk defa orada okuyabildim. Yani onu çok geç tanıdım. 

Sonra 1985-86’larda daha yakından öğrenmeye başladım. 1986’da Taşkent’te Dünya Türkoloji Kongresi gerçekleşti. Bu büyük bir meşveretti. Bu toplantıya yanılmıyorsam 7-8 kişilik bir Türk heyeti katıldı. Bu heyette Prof. Dr. Ahmet Bican Ercülesin de vardı. Bu grup Özbekistan’a ilk gelen Türk heyetiydi. Onlar bize çok kitap getirdiler sağolsunlar. 

“Bizim içimizde ırkçılık yok”

Sizin sohbetinizde geçen tanımınız vardı Timur daha evrensel  karakter, Yıldırım ise daha ulusal karakter olarak bilinir demiştiniz.

Türk ırkının karakterinde iki meyıl var; kosmopolitizm ve individualizm (bireycilik). 

Timur kozmopolitti, yani karakterinde kosmopoltizm hakim ruh idi. Timur tüm dünyaya “bana güvenin, ben sizi mutlu edeceğim” diyordu.

Sadece Timur değil, tüm Türk ırkında kozmopolitizm ruhu hakim ruhtur. Biz diğer etnik gruplarla çok kolay karışan, karışmaya meyilli, hatta onlarla çok kolay asimile olan ve bunu da dert etmeyen bahtiyar bir milletiz.

Bizim içimizde ırkçılık yok, bu açıdan biz fenomenal bir milletiz. 

Türk karakterindeki kozmopolitizmi Timur temsil etti. Türk karakterindeki individualizm yani bireyciliği Yıldırım temsil etti. 

Mesela şimdi 1980’e doğru gidiyoruz. 1976’da şimdi orada bir baskı dönemi var mıydı, 1980’e doğru giderken gençliğinizde gördüğünüz kadarıyla Sovyet sisteminde, Özbek sisteminde bir baskı var mıydı?

Baskı her zaman vardı ama garip bir şey, baskıya rağmen bir özgürlük ruhu vardı insanlarda. Her şeye rağmen KGB’nin bodrum katlarındaki işkencelerden haberdardık, ama yine de özgür bir ruh halimiz vardı. 

Küçük bir grup genç her şeyi konuşabiliyorduk kendi aramızda. Sovyetlerin Komünist partisi lideri Brejnev’i alay eden parodiler, ironik şiirler yazıyorduk. Bence bu faaliyetimizi KGB “bu salaklar ne yapabilirler ki” diye bizi ciddiye almadılar.

Peki 1980’e doğru giderken, Sovyet sisteminin birden çökebileceğini öngörebiliyor muydunuz? 

Ben bunu rasyonel tahmin edemezdim ama irrasyonel tahmin edebiliyordum, hissedebiliyordum. Victor Sosnora diye benim şiirlerimi Rusça’ya çeviren bir  dissident şair vardı. Komünistlerden nefret eden çok büyük şair, St. Petersburg’lu, o hala yaşıyor bildiğim kadarıyla. Onunla Taşkent’te geziyoruz. Taşkent’in merkezinde Lenin Meydanı vardır. Tabii, Lenin’in heykeli duruyor bu taş meydanda. “İnşallah biz bu heykelin yıkılışını göreceğiz” dedim aniden. “Görecek miyiz?” diye sordu Rus şairi. 

“Göreceğiz. Ama bu ağır heykel yere böyle düşerken bu güzel mermerler parçalanacak” diye espri yaptım. Bu espriyi 1981’de yapıyorum. Ve 10 yıl geçer geçmez dediğim gerçek oluyor. Heykel 1991’de yıkılıyor, Özbekistan bağımsızlığını kazanıyor. 

Peki sistem çöküşünde siz siyaset ya da sivil topluma ne zaman girdiniz? Sistem çökünce mi 1980’de Sovyet çöküşünden sonra mı girdiniz? 

Ben aktif siyasete 1985’te girdim. Gorbaçov iktidara gelmeden önce girdim, daha doğrusu girmek zorunda kaldım. Çünkü siyaseti hiç sevmezdim. Apolitik bir insandım o zamanlar.

“1985’te ailece ilk namazımızı kıldık”

İslami ya da Müslüman olma bilinci ne zaman oluşmaya başladı. Sovyetlerin Afganistan’ı işgalinden sonra mı oldu? 

Benim Afganistan’a bakış açım İslami faktörden değil, özgürlük düşüncelerimle bağlıydı.

Bir halkın işgalciye karşı direnişi bağlamında algılıyordum olayı.

İslam bana ilk olarak 1985’te sirayet etti. O dönem benim için her şey iyiydi sanki. Yani 1985’te ben 35 yaşlarında meşhur bir şairdim. Herkes Muhammed Salih’i tanıyordu. Hatta Moskova’da da tanınıyordum. Tanınmış biriydim, sorun yoktu. Şiirimizin her satırına da iyi para ödüyorlardı. Gonarar, telif hakkı yani. Zengin değildik ama kazandığımız para bize yetiyordu. Sanki kaderimizden memnunduk. Dine bakış açım da özgürlükçü bakıştı.

Aslında 70. yılların bu bohem hayatından batınen çok sıkılmıştım. O dönem hatıralarımdan bir alıntı yapmak istiyorum:

“ ...Şiir benim terbiyecimdi. Fakat o dayanak noktası değildi. Herkes gibi benim de dayanacak bir noktaya ihtiyacım vardı. Çünkü herkes gibi ben de yolunu şaşıranlardan biriydim: İhtiras kamçısı altında tir tir titreyen deve gibi, pranga ayakta, yürümeye mecburuz, yürümeye mecbur, Bilemeden Mağrip nerede, Maşrık ne yanda. (Yolunu Kaybedenler Türküsü, 1983) Bu ızdırap, tıpkı eski Yunan filozofu Parmenide’in ıztdırabına benziyordu. Zavallı Parmenide “Ey tanrılar, ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece sabitlik verin. 

Bu, durmadan değişen, türlü renklere bürünen kararsızlık denizinde benim tutunabileceğim bir ağaç, bir kararlılık, bir sabitlik verin!” diye yalvarırdı. Fakat onun feryatları beyhudeydi. Çünkü o istikrarı Allah’tan değil, putlardan istiyordu. Parmenide, politeizm (çok tanrıcılık) devrinin kurbanı idi. Fakat kendisi farkında olmadan Allah’ı, bütün alemleri yaratan yegane Allah’ı, yegane istinatgahı arıyordu. 

Bu istinatgahı, Sovyet devrinde dininden uzaklaştırılan insanlar da aramaya başladılar. Bana benzeyenler için şiir, bu arayışın vasıtasıydı. 

Şiir, arayış ızdırabından yorulup bıkmamak için bir teneffüstü. 

Şiirin dışında insan kalbini hudutsuz dehşete düşüren bir boşluk vardı. 

Bu boşluk, bizim candan sevdiğimiz dünyamızdı. Cazibesi korkunç olan dünya”..

Bu boşluğu ancak bir büyük inanç, bir sarsılmaz itikat  doldurabilirdi.

Bu dayanılmaz ruhi ihtiyaç beni İslam dinine getirdi. 1985’te ailece ilk namazımızı kıldık. Beni bu noktaya getiren günü hiç unutmam: Eve geldim, o günü ve o geceyi çok iyi hatırlıyorum. Metrodan inip eve giderken, ruhum bir boşluk içine girdi. Kendime dedim: “Ne yapacaksın peki?  Sen  meşhur şairsin, tamam. Kitap çıkaracaksın, cilt cilt kitaplar çıkarabilirsin, ama sonrası nedir bunun? Sonuçta ne var, dedim” kendime. 

Sonuçta boşluk olduğunu gördüm. O zaman eşim Aydın hanıma “yarın çocuklara kuran öğreteceğiz...”.

"TİMUR DA BEYAZIT DA 
ECDADIMIZDIR”

Peki mesela sizin gibi ya da sizin özelliğinizde olan kişiler Timur’u tanıdıktan sonra ya da Yıldırım’la savaşlarını tanıdıktan sonra Türkiye’ye bakış açınız pozitif mi gelişti, negatif mi gelişti?

Zaten bizim Türkçü hareketimiz, (hareket derken de onun 10-15 kişiden fazla olmayan bir gruptan bahsediyorum) yazarlar, şairler, ressamlar, tanınmış insanlardan ibaretti. Türkçülük hareketi bizde MHP gibi büyük teşkilat değildi tabii. 

Beyazıt’a münasebetimiz pozitifti tabii. Tarihi şuura sahip bir Türk aydını – ister Özbek Türkü, ister Anadolu Türkü olsun – ne Timur’a, ne de Beyazıt’a düşmanlık besleyemez. İkisi de bizim ecdatlarımız, biri  Doğuda, diğeri de Batıda savaş veren iki büyük Türk’tü. Her ikisi de kendi hudutlarında rakipsizdi.

Böyle bir pozisyonda onların arasındaki ihtilafın kaynağı resmi yılnamelerde kaydedildiği gibi değil tabii. 

İki büyük güç vardı. Yani hatta bunlar abi-kardeş olsa bile aralarında savaş mukarrerdi. Baba oğul olsalar bile yine de savaşırlardı.

Ve savaştılar!

“Özbek modern şiirini temsil ediyorduk”

Ayrıca eserleriniz vardı değil mi?

Ben şiir yazarıyım. 70’li yıllarda Özbek modern şiirini temsil ediyorduk. Metaforistik şiir temsilcileriydik. 1970’lerde başlayıp 1985’e kadar 15 yıl içinde şekillenmiş ve kendini bir şair olarak tamamlamış bir insandım. 1986’dan sonra şiirden uzaklaştım, ya da uzaklaşmak zorunda kaldım. Siyaset, benim sevmediğim siyaset, beni girdabına çekti.   

Peki Sovyetlerin Afganistan’ın işgali sizde bir sosyal etki uyandırdı mı, bunu hissettiniz mi 1979’da?

Tabii etkiledi. Hatta Sovyetlerin Afganistan işgaline karşı metaforistik şiirler yazdım. Sembolik şiirler.

“Bizim milli hareketimizi o mektup başlattı”

Sovyetler yıkılışı ile birlikte devlet ve sistem olarak bir Özbek bilinci gelişti değil mi, devletler de gelişti. Bağımsızlık ilan etmeyle beraber mi gelişti?

1985’te ben bir Özbek aydını olarak dediğiniz o “sistem”den kendi bağımsızlığımı ilan ettim.

Milli değerlere karşı komünist partisinin bize karşı uyguladığı zulme karşı ilk manifestoyu 1984 Aralık ayında ben yazdım  “Politbüroya mektup”tu adı bu manifestonun. 

56 kişi, genç şair ve yazarlar bu manifestoyu, bu mektubu imzaladı. Bizim milli hareketimizi o mektup başlattı. Bu mektup Özbek aydınlarının Sovyet zulmüne karşı son 60 yılın ilk başkaldırısı idi. 

O zaman Gorbaçov gelmemişti. Komunist Parti lideri Çernenko’ydu. Bu şahsın kişiliği çok silikti, o yüzden biz mektubu Politbüroya yazdık.

Tarihi şuura sahip bir Türk aydını – ister Özbek Türkü, ister Anadolu Türkü olsun – ne Timur’a, ne de Beyazıt’a düşmanlık besleyemez. İkisi de bizim ecdatlarımız, biri  Doğuda, diğeri de Batıda savaş veren iki büyük Türk’tü. Her ikisi de kendi hudutlarında rakipsizdi.