İstanbul
Az bulutlu
-0°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Habercinin kaleminden bir yılın muhasebesi

YAYINLAMA:

2025 yılının son demlerinde, masamdaki notlar ve zihnimdeki görüntüler arasında mekik dokurken, geride bıraktığım 365 günün sadece bir takvim yaprağı değil, insanlık tarihinin en keskin virajlarından biri olduğunu derinden hissediyorum.

​Bir gazeteci olarak, tarihin bu denli yüksek sesle yazıldığı bir döneme tanıklık etmek, ruhumda hem onurlu bir yük hem de dinmeyen bir merak uyandırıyor.

İp cambazı gibiydi dünya geride kalan yılda; hep bir uçurumun kıyısında, hep bir rüzgârın insafında. Dünya, geride bıraktığımız yılda adeta fay hatları üzerinde dans etti.

Gazze’nin; dumanı tütmeye devam eden enkazlarından, Ukrayna’nın bozkırlarına uzanan o kanlı coğrafyada, insanlığın vicdan sınavına şahitlik ettim.

​Filistin hattındaki o bitmek bilmeyen hicran, Gazze’de yaşanan katliam, devletlerin kağıt üzerindeki soğuk stratejilerinin, masum bir çocuğun gözlerindeki korkuyla nasıl çarpıştığını gösterdi bana.

​Irak’tan Suriye’ye, Yemen’den Sudan’a kadar uzanan o kadim topraklar, vekalet savaşlarının ve bitmek bilmeyen güç oyunlarının gölgesinde bir yılı daha geride bıraktı.

​Amerika’nın kendi içindeki buhranları, okyanus ötesindeki o devasa gücün aslında ne kadar kırılgan bir zeminde yürüdüğünü hissettirirken; Ege’de, Kıbrıs’ın iki yakasında yükselen o tanıdık ama bir o kadar da taze gerilimler, coğrafyanın kader olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Nereden nereye?” dediğim her durakta, insanlığın biraz daha eksildiğini gördüm.

​Ancak bu karanlık tablonun içinde, bir yıldızın parlayışını izler gibi izledim Türk dünyasının şahlanışını.

​Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki o tarihi kırılmanın ardından gelen kalıcı barış arayışı ve Türk devletlerinin ekonomik bir dev olma yolundaki kenetlenişi, sadece bir ticaret hacmi artışı değil, yüzyıllık bir rüyanın uyanışı gibiydi.

​Yakın Doğu’nun o kaotik denkleminin tam merkezinde, Türkiye’nin bir denge unsuru, bir "merkez güç" olarak duruşu; attığım her başlıkta, yazdığım her satırda kalemimin ucuna bir gurur nişanı gibi takıldı.

​İçeride ise Türkiye, sadece savunma sanayindeki devrimleriyle veya teknolojik hamleleriyle değil, toplumsal bir direnç ve birleşme arzusuyla devleşti.

​PKK’nın Türkiye uzantısının silah bırakma noktasına gelişi, bu toprakların evlatlarının artık sadece geleceği inşa etmeye odaklandığının en somut kanıtıydı.

​Bugün hem ulusal hem de uluslararası ölçekte toplumların ruh halini tek bir kelimeyle özetlemem gerekse, o kelime şüphesiz "Arayış" olurdu.

Halklar adaleti, devletler gücü, bireyler ise huzuru aradı. Ama biz, Anadolu’nun kalbinde atan o ortak nabızla, "Birlik" duygusunda sebat ettik.

​Bir yerde bomba patladığında veya bir sınır kapısı kapandığında, bunun ülkem insanına, ekmeğine ve güvenliğine yansımasını tahlil etmek, bir meslek meşakkati değil, milli bir görevdi benim için.

​Sansasyonel bilginin sığ sularında boğulmak yerine, köklerini toprağa salmış çınar gibi, sadece milli birlik ve beraberlikten beslenen o saf gerçeğin peşinden koştum.

​Hiç kimseye dayanmadan, sadece hakikatin ışığı altında geçirdiğim bu yıl, bana profesyonelliğin ötesinde bir şahsiyet kazandırdı.

Devlet Bahçeli’nin, o kırk yıllık habis uru söküp atmak için tutuşturduğu “Terörsüz Türkiye” meşalesi; devlet aklının haysiyetli bir kıyamı, milli bir şahlanışın bilge iradesi olarak kayda geçti.

​Uluslararası alanda ise, Gazze halkının o kutlu direnişi her daim hafızamda kalacak!

​Her şeye ve herkese rağmen Allah'a sarılan ve güvenen, ülkesini terk etmeyen, zalime boyun eğmeyen, her ölümü bir doğumla taçlandıran ve parmağını şehadet makamına kaldıran o inançlı insanlar, asla unutulmayacak!

Ülkelerin çıkar ekseninde birbirini boğazladığına ve haksız yere kan dökenlerin o kanda boğulduğuna şahitlik etmekse hafızamdan hiç silinmeyecek!

​2025 yılında bende iz bırakan en temel duygu "farkındalık" oldu.

​Farkına vardıklarım, hayatıma kattıklarım ve hayatımdan çıkardıklarım sayesinde bugün bu özgüvene ve yüksek vizyona sahibim.

​Şimdi 2026’nın eşiğinde dururken, bir yılın yorgunluğunu değil, yeni bir çağın heyecanını taşıyorum.

Ne kaybedenlerin hüznü var içimde ne de yarım kalmışlıkların öfkesi. Yaşadıklarımdan arda kalan o çelikten özgüvenle, her bir kaybı birer rütbe gibi göğsümde taşıyarak vedalaşıyorum dünle. Giden gidiyor, biten bitiyor ve ben fırtınadan daha kavi bir karakterle sağ çıkıyorum.

​2025 çok şey götürdü belki; uykusuz geceler, hüzünlü haberler ve yorgun gözler bıraktı. Ama aynı zamanda, dünyanın neresinde ne olursa olsun, ülkemin sarsılmaz iradesiyle her soruna bir çözüm üretebileceği inancını verdi.

Bu inançla daha ‘diri’ hissediyorum kendimi.

​2026’dan muradım; kalemimin daha çok barışı yazması, Türk dünyasının o muazzam yükselişinin artık bir "Türk Asrı" gerçeğine dönüşmesidir.

​Yeni yılda dünyanın nabzını tutan biri olarak, bireysel kaygılarımdan sıyrılıp, küresel gözlemci kimliğimle haykırıyorum: Ben, bu kadim coğrafyanın nöbetçisiyim.

​Haberin üzerimdeki tesiri, bir yara izi gibi değil, bir madalya gibi duruyor.

​2026’ya, daha gür bir sesle, daha güçlü bir Türkiye idealiyle ve Türk birliğinin o kutlu ışığıyla “merhaba” diyorum.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...