2025’in ekonomi-politik haritası – I: Yeni küresel sistemin ayak sesleri
2025 yılında dünyada ekonomi politik rejim değişikliği tartışmaları arka planda sürerken, enflasyonda yumuşak iniş gözlemlenmekte… Yani yumuşak iniş gerçekleşirken zemin sert ve kaygandı…
Yeni yılda herkese merhaba! 2026’nın bu ilk yazısında Dünya Ekonomisinde 2025 yılının muhasebesini yapmayı amaçlamıştım. Ama görünen o ki, yazı beklediğimden uzun oldu. Bu yüzden iki yazılık bir seri haline getirdim. İlk yazıda rejim değişikliği meselesini ele alacağım. Bu rejim değişikliğinin yarattığı bir jeopolitik belirsizlik olduğu aşikârdır. Bu belirsizlik emtia fiyatlarına nasıl yansıdı? Bu soruya cevap vereceğiz. İkinci yazı ise finansal piyasalar ve kripto varlık fiyatlarındaki dalgalanmaları ele alacak…
GİRİŞ
2025’in dünya ekonomisi, bir haber bülteninden çok bir grafik senfonisi gibiydi: Aynı yılın içinde altın ve gümüş yükseldi, petrol geriledi; borsalar tırmandı, kripto paralar büyük bir zirvenin ardından çöküşe geçti. Ekranda birbirine zıt çizgiler akarken, tek bir ortak duygu belirginleşti: Dünya, aynı anda hem rahatlıyor hem de geriliyor. Sanki küresel ekonomi “iniş takımlarını” açmış, ama pistin kendisi sertleşmişti.
Enflasyonun geri çekilmesi, faizlerin dönüm noktasına yaklaşması, “yumuşak iniş” söylemini güçlendirdi; ama arka planda ticaret duvarları yükseldi, jeopolitik hatlar kalınlaştı, tedarik zincirleri siyasetle örüldü. Bir tarafta piyasaların “normale dönüş” iştahı; öbür tarafta devletlerin “güvenlik ve kontrol” refleksi… İşte bu yüzden fiyatlar sadece iktisadi değil jeopolitik değişimlerin de göstergesiydi.
Bu yazıda 2025’i, “büyüme kaç?” sorusunun dar penceresinden değil, daha geniş bir haritadan okuyacağım: Altın yükselirken petrol neden düşer? Borsalar yükselirken aynı anda neden güvenli liman güçlenir? Dolar/Avro paritesi hangi ‘güç–faiz–risk’ bileşimiyle konuşur? Ve hepsinin altında, görünmez ama belirleyici bir soru vardır: Dünya sitemi küresel refahı artırmak için mi yeniden kuruluyor, yoksa geçiş aşamasında oluşan kırılganlığı yönetmek için mi?
1. BÜYÜK RESİM: SERT VE KAYGAN ZEMİNE YUMUŞAK İNİŞ
2025’te küresel ekonomi, uzun süredir aradığı o dar patikayı bulmuş gibiydi: Ne büyük bir çöküş, ne de büyük bir sıçrayış… Daha çok, dalgaların durulduğu bir deniz gibiydi. Enflasyonun ateşi sönerken, para politikasında “dönüş” ihtimali güçlendi; büyüme ise düşüktü ama inatçı bir şekilde ayakta kaldı. Bu, manşetlerde “yumuşak iniş” diye anıldı. Fakat o inişin altında bir detay vardı: İniş yumuşadı; zemin kaygan ve sertti.
Zemin sertleşti, çünkü 2025’te ekonominin arka planında bir ikinci hikâye akıyordu: Ticaretin siyasallaşması, tedarik zincirlerinin stratejiye dönüşmesi, jeopolitiğin lojistiğe, lojistiğin maliyete eklenmesi… Trump Reis’in yönetim ve ABD’nin öncülüğünde devletler, “verimlilik” dilinden “güvenlik” diline geçtikçe, piyasanın görünmez el varsayımı değişti: “Malın en ucuz nerede üretildiği değil, en risksiz nereden geçtiği” konuşulmaya başlandı. Bir tarafta faizlerin inişe geçebileceği beklentisi; öbür tarafta duvarların yükseldiği bir dünya. İşte bu yüzden, aynı yıl içinde hem borsalar yükseldi hem de güvenli liman olan altın ve gümüş fiyatları da uçuşa geçti.
Bu çift gerçeklik, 2025’in büyük resmini bir cümlede toplar: Makroekonomi biraz nefes aldı ama ekonomi-politik düzen bir değişim evresinin başlangıcında riskler yaratmaktaydı. Enflasyon gerilerken belirsizlik gerilemedi; büyüme sürerken güven aşınması durmadı. Şimdi asıl meseleye geliyoruz: Bu sertleşen zeminin adı nedir? Bir geçiş mi yaşıyoruz, yoksa yeni bir rejime mi girmiş durumdayız? Bir sonraki bölümde, küresel iktisadi ve siyasi düzenin değişimi sürecini ele alacağım. Daha sonra 2025’in omurgasını oluşturan o dönüşümü—küreselleşmeden tahkimata—anlatacağım.
2. DÜNYA JEOPOLİTİĞİNDE YENİ DÜZEN ARAYIŞLARI
Eski düzenin taşıdığı maliyetler artık sürdürülemez bir eşiğe dayanmış görünüyor. ABD açısından mesele yalnız “liderliği korumak” değil; liderliği daha düşük maliyetle icra edebileceği yeni bir düzenleme rejimi kurmak. Bu zorunluluk, Avrupa’nın askeri ve ekonomik kırılganlıklarıyla birleşince, ortaya tek merkezli bir imparatorluk değil; daha çok, ortak bir çerçeve içinde birbirine eklemlenen esnek bir koalisyon çıkıyor. Koalisyon içindeki pazarlıklar, sürtünmeler, yer yer itirazlar bu resmin doğal parçası; ama tam da bu sürtünmeler, sistemi “katı” olmaktan çıkarıp dayanıklı kılıyor.
Bu yeni düzende her aktöre, kendi iç siyasetini yönetebileceği ve yakın çevresinde hareket edebileceği özerk bir alan tanınıyor: ABD merkezde kalıyor, fakat çevreyi tek tipleştirmek yerine “özerklik payı” bırakarak yükünü hafifletiyor. Böylece güvenlik ve hakimiyet kaygıları, kârlılık ve verimlilikten daha baskın bir itici güce dönüşürken; küreselleşme sona ermiyor, biçim değiştiriyor: Piyasanın hızına teslim olan bir akış olmaktan çıkıp, devletlerin denetlediği, sınırlandırdığı ve yönlendirdiği bir ağ düzenine evriliyor. Bu, bir yandan merkez için maliyetleri düşürürken, öte yandan çevre ülkeler için “içeride güçlü devlet” talebini ve popülist egemenlik dilini daha anlaşılır kılıyor.
Çin’e bırakılan daha bağımsız bir etki alanı da bu mimarinin parçası: Çin’in tüm dünyanın düzenini belirlemesinden ziyade, kendi çevresinde ağırlık kurduğu; buna karşılık ABD ile bağımlılık ilişkisini tamamen koparmadan “huysuz bir muhalif” olarak sistemi zorladığı bir denge. Rusya, Hindistan ve İran gibi aktörler ise ne sistemin tam içinde ne de tam dışında; daha küçük ama belirgin bölgesel etki alanları üzerinden pazarlık gücü üreten ara unsurlar. Böylece ortaya, iki kutuplu sert bir bloklaşmadan çok, merkezde liderin kaldığı; çevrede ise farklı derecelerde özerk alanların tanındığı, itirazın bütünüyle dışlanmadığı—ama çerçevenin dışına da taşırılmadığı—yeni bir düzen taslağı çıkıyor.
3. REJİM DEĞİŞİKLİĞİ: KÜRESELLEŞMEDEN TAHKİMATA
2025’i anlamak için, dünya ekonomisine uzun yıllar yön veren o basit varsayımı hatırlamak gerekir: Üretim, maliyetin en düşük olduğu yere gider; ticaret, engeller azaldıkça büyür; verimlilik, sınırlar inceldikçe artar… Bu varsayımın adı Küreselleşmeydi. Fakat 2025’te, aynı ekonomik cümle başka bir yüklemle bitmeye başladı: Üretim artık sadece ucuzluğa göre değil, dayanıklılığa göre yer değiştiriyor; ticaret sadece verimliliğe göre değil, güvenliğe göre şekilleniyor. Dünya, refahı büyütmek için değil, kırılganlığı yönetmek için yeniden tasarlanıyor.
Bu dönüşümü “tahkimat” diye adlandırmak mümkün: küresel otoyolda gişe sayısı artıyor; geçişler yavaşlıyor, kontroller sıklaşıyor, rotalar uzuyor. İşin kritik yanı şu: Tahkimat yalnızca sınır kapılarında görünmez; finansmanda, teknolojide, enerjide ve hatta veri akışında bir zihniyet değişimi olarak belirir. Ticaret duvarları yükseldikçe, piyasaların temel ölçüsü de değişir: En ucuz mal nerede üretilir sorusunun yanına, daha baskın bir soru yerleşir: En risksiz nereden geçer? Bu, maliyetin üzerine bir de belirsizlik primi bindiren, görünmeyen ama kalıcı bir ek vergi gibidir.
İşte 2025’te fiyatların dili tam da bu yeni düzeni ele verdi. Altın ve gümüşün güçlenmesi, yalnızca “enflasyon korkusu” değil; daha derindeki bir şeyi anlatıyordu: Kurumsal güvenin ve jeopolitik kaygının kalıcılaştığını. Borsaların yükselişi ise, aynı dönemde başka bir hikâyeyi taşıdı: “AI”, yani yapay zekâ, başlığı altında verimliliğin yeniden hızlanabileceği umudu… Yani bir yanda tahkimatın maliyeti, öte yanda teknolojiyle bu maliyetin aşılabileceği inancı. Kripto paralardaki dalgalanma da bu siyasi geçiş dönemi istikrarsızlığının göstergesidir. 2025’in en önemli dersi burada yatıyor: Piyasa artık sadece kazancı değil, düzenin şeklini fiyatlıyor.
4. EMTİA VE PETROL: ENERJİ UCUZLARKEN BELİRSİZLİK PAHALI
2025’in en öğretici sahnelerinden biri, petrol fiyatlarında görülen düşüşle güvenli limanların aynı anda güçlenmesiydi. İlk bakışta çelişki gibi durur: Enerji ucuzluyorsa, dünya rahatlıyor olmalı; maliyetler düşüyor, enflasyon baskısı zayıflıyor… Oysa 2025 bize şunu gösterdi: Enerji ucuzlasa da belirsizlik düşmeyebilir. Petrol, arz–talep dengeleri ve büyüme endişeleriyle geri çekilirken, dünyanın risk haritası sadeleşmedi; tersine, daha karmaşık hâle geldi. Yani fiyat düşüşü, güven artışı anlamına gelmedi.
Bu yıl emtia piyasalarının dili, “enflasyondan” çok “jeopolitik” konuştu. Çünkü emtia yalnızca bir hammadde değildir; aynı zamanda bir rota, bir geçiş, bir sigorta poliçesidir. Haritada bir koridor gerildiğinde, navlun artar; bir boğazın etrafında risk büyüdüğünde, teslimat süresi uzar; belirsizlik yükseldiğinde, yalnız petrol değil, lojistik de fiyatlanır. Bu yüzden 2025’te petrol düşse bile, ticaretin damarlarında taşınan “zaman” ve “güven” maliyeti düşmedi. Enerji ucuzlayabilir; ama enerjiye giden yol pahalı kalabilir.
Altın ve gümüşün aynı dönemde güçlenmesi, bu hikâyenin öte yüzünü gösterir: Piyasalar, bir yandan maliyetlerin gerilemesini satın alırken, öte yandan düzenin kırılganlığına karşı sigorta aradı. Emtia cephesinde asıl resim şuydu: 2025’te fiyatlar “daha az enflasyona” değil, “daha fazla belirsizlik yönetimine” göre yer değiştirdi.
5. SONUÇ YERİNE
Dünyada yeni hegemonya rejiminin, yani küresel ekonomide daha güçlenmiş devletlerin ve bu devletlerin sınırladığı ve yönlendirdiği bir finans ve ticaret ağı haline dönüşmüş küreselleşmenin tasarlanma ve kurulma aşamasının yaşandığı bu dönemde kaçınılmaz olarak belirsizlikler yükselmektedir. Öte yandan yapay zekânın ana üretim faktörü (buna ben dijital sermaye diyorum) olduğu bir üretim sistemini doğuracak bir teknolojik devrimin başlangıç aşamasında yarattığı etkiler de gözle görülür hale geldi. Bu da bizi kaçınılmaz olarak finansal piyasalara götürüyor: Eğer dünya tahkimat çağındaysa, borsalar neden yükseldi? Çünkü aynı anda başka bir vaat vardı—verimliliğin yeniden hızlanabileceği vaadi. O vaadin finansal karşılığını ise bir sonraki yazıda ele alacağız.