Kaçtığımız her şey başka bir yerden uzadı
Bize sorunlarla nasıl baş edileceği çok küçük yaşlardan itibaren öğretildi. “Uzatmamamız” söylendi. “Büyütmememiz” beklendi. “Sesimizi fazla çıkarmamamız” makbul sayıldı. Zorla karşılaşınca durmamız, geri çekilmemiz, sessizleşmemiz…
Kısaltmak, azaltmak, vazgeçmek…
Sanki böyle yapınca mesele gerçekten ortadan kalkacakmış gibi… Oysa kalkmadı.
Çok sustuk. Kimi zaman unuttuğumuzu sandık, kimi zaman görmezden geldik. “Şimdi sırası değil” deyip rafa kaldırdık. Ama sonra fark ettik ki o raf, sandığımız gibi uzak bir yerde değildi. O raf bizim içimizdeydi. Ne kadar yükseltsek de, ne kadar tozunu alsak da oradaydı.
Zamanla sustuklarımız birikti. İçimize attıklarımız, yarım bıraktıklarımız, yüzleşmekten kaçtıklarımız… Kısalttığımız her şey, başka bir yerden uzamaya devam etti. Biz küçüldükçe mesele büyüdü.
Tam da bu yüzden aklıma, Japon kültüründe anlatılan eski bir hikaye geldi.
Çölde, kumların üzerinde oturan bir bilge… Yanına gelen bir adam, onun öğrencisi olmayı istiyor. Bilge cevap vermiyor. Konuşmak yerine kumların üzerine dümdüz bir çizgi çekiyor ve tek kelime söylüyor: “Kısalt.”
Adam hiç tereddüt etmeden çizginin yarısını avuçlarıyla siliyor. Sorunu çözdüğünü sanıyor. Hepimizin yapacağı gibi… Bilge bakmıyor bile, adamı gönderiyor. Bir yıl sonra adam geri geliyor. Bu kez daha kararlı. Aynı çizgi, aynı talep… Bu defa dirseğini de kullanarak çizginin yarısını kapatıyor. Yöntem değişiyor ama düşünce değişmiyor: Sil, eksilt, yok et... Bilge yine kabul etmiyor.
Asıl kırılma üçüncü gelişte yaşanıyor. Adam bu kez duruyor. Çizgiye bakıyor, kendine bakıyor ve ilk kez gerçekten dürüst oluyor: “Bilmiyorum.”
İşte tam orası… Öğrenmenin başladığı ama egonun pek sevmediği o yer.
Bilge bu kez çizginin yanına daha uzun bir çizgi çekiyor. İlk çizgiye dokunmuyor bile. Sonra sakince söylüyor: “Şimdi kısaldı.”
Bu hikaye, ilerlemeyi ne kadar yanlış bir yerden aradığımızı fısıldıyor bize. Silerek değil, ekleyerek… Küçülterek değil, daha iyisini koyarak. Çünkü bazı çizgiler ancak yanına daha uzunu çekildiğinde gerçekten kısalıyor.
Ama biz çoğu zaman kaçmayı seçiyoruz. Vazgeçmeyi, yok saymayı, azaltmayı… Çünkü eklemek zor. Yüzleşmek zahmetli. Çözmek emek istiyor.
İlişkilerde susuyoruz. İşte geri çekiliyoruz. Toplum olarak sorunların üstünü örtüyoruz. Sonra da aynı mesele, biraz daha büyümüş haliyle, başka bir yerden yeniden karşımıza çıkıyor.
Oysa gerçek ilerleme, kendimizi kısmakla değil; kendimize bir şeyler katmakla mümkün.
Bilmediğini kabul etmekle...
Bir adım daha öğrenmekle...
Bir cümle daha kurmakla...
Çizgiyi silmeden, yanına daha iyisini koyabilmekle…
Belki de bu yüzden en zor yol bu.
Çünkü silmek refleks, eklemek ise bilinç ve emek ister.
Ve belki de artık durup kendimize şunu sormanın zamanı gelmiştir:
Hangi çizgileri silmeye çalışıyoruz ve hangilerinin yanına hala bir şey koymaya cesaret edemiyoruz?