Üniversitelerde eğitim bitti mi?
Ülkemizde birçok konuda gelişme ve ilerleme yaşanırken maalesef bilhassa Üniversitelerde sonun geldiğini düşünenlerdenim. Bunun çok fazla nedenleri var ama en önemli nedeni akademik kadroların kendilerini yenileyememesi ve yüksek egolarını taşıyacak bir bilgilerinin olmamasından kaynaklanıyor. Buna döneceğim. Diğer sebeplerden birisi de devletin her ile bir üniversite açması fikrinin artık işlemediğini hatta zararlarını yaşadığımız için bu yazıyı kaleme alıyorum.
ÜNİVERSİTE NE DEĞİLDİR?
Öyle arama motoru veya yapay zekâ bilgisini kopyalamadan hemen yazacağım buraya. Öncelikle Üniversite ne değildir sorusuna cevap bulursak zaten konuyu anlamış olacağız. Çünkü bugün Türkiye’de işsiz genç nüfusu düşündüğümüzde üniversitenin bir iş yaratma alanı olmadığını ilk sıraya yazabilirim. Üniversite adı üzerinde akademi yani yüksek okuldur. Yazarlar, sanatçılar, bilim adamlarından oluşan bir yüksekokuldur. Üniversite çocuk oyalama yeri değildir. Üniversite askerliği erteleme yeri değildir. Üniversite mahkumlara hak tanıyarak onları rehabilite etme merkezleri değildir. Üniversite şehirleri kalkındırma projesi de değildir. Üniversiteler herkesin ulaşabileceği eğitim alabileceği yerler de değildir. Evet maalesef bu bir ego değil bu bir nedene bağlı gerçekliktir. Eğer bunu kabul etmiyorsak üniversitelerin işi bitmiş demektir. Son zamanlarda sosyal medyada da izlediğimiz görüntüler oldu. Bu videolar yabancı üniversitelerde profesörlerin artık tahammül sınırını aşıp öğrencilere bağırma videolarıydı ki, burada da aynı soruyu sormamız lazım. Evet dünyada üniversite kavramı nereye evriliyor, nereye gidiyor?
O ZAMAN NEDİR BU ÜNİVERSİTELER?
Üniversiteler ya da akademia 10. yüzyılın başlarında Avrupa’da dini otoriteye karşı bilimin yavaş yavaş yer almasıyla birlikte oluşan kurumlardır. Bizde ise buna Medrese dedik. Bizde dini veya ladini ayrımı olmadığı için ilim ve bilim bir arada araştırma alanlarıyla bilim adamlarına tahsis edilmiş eğitim yuvalarıydı. Sınırlı sayıda öğrencilerin olduğu araştırma yaparak keşiflerde bulunanların, ortaya kuram çıkaranların oluşturduğu ilim ve bilim yuvalarıydı. Ta ki neoliberal politikaların oyuncağı olana dek.
TOPLUMA IŞIK TUTAN KURUMLAR
Üniversiteler esas itibariyle gelişen ve dönüşen teknoloji ile yön değiştiren bazen hızla mesafe kateden toplumlarda durum tespiti yapmak, çözümler sunmak, fikir üretmek devlet otoritelerinden bağımsız ontolojik olarak düşünce hayatını etkileyecek tasarımlar oluşturmaktır. Bir dünya bir düşünce dünyası hayal etmek ve tasarlamak akademinin işidir. Yoksa iş bulma kurumu değildir.
ÖĞRENCİLERE CEVAP VEREMEYEN HOCALAR
Temelde ülkemizde bilimsel araştırmalar ve fikir üretimleri hep belirli bir kadronun hakkıymış onların tekelindeymiş gibi hareket edildiği için bilim ve ilim ne kadar gelişmiştir bu tartışılır. Ancak son 20 yıldır da değişen bir şey olmamıştır. Özellikle devlet üniversitelerinin kendilerini yenileyememesi. Yenilemenin kalite belgesi almak olduğunu sanan otoritenin düştüğü yanılgı bugün dibe çöküşün ifadesidir. Anlı şanlı en zekilerin girdiği üniversitelerde yaşını başını almış egolarından geçilmeyen, günümüz gençlerin ruhundan bihaber çökmüş zihniyetli akademisyenlerle eğitimin dibine dibine geldik. Gençlerin üniversiteye girdikleri ilk ayda büyük hayal kırıklıkları yaşadıkları o akıllı öğrencilere cevap verecek bir eğitim dünyası maalesef yoktur. Altı kez emekliliği gelmiş konuşmaktan aciz hocaların anlatamadığı dersleri Harward, Standford üniversitelerin hocalarının derslerini indirerek, çalışıp sınava giren öğrenciler olduğunu biliyor mu sayın Yüksek Öğretim Kurumumuz?
BU ÖĞRENCİLERE BU HOCA OLUR MU?
Ayrıca anlı, şanlı üniversite bitirmiş ve karşısına baraj olmadığı için bir milyonuncu sıradan girmiş bir öğrenci ile muhatap olmak haftada 24 saat derse girerek Türkçe bir makale yazamayan öğrencilerle de bu hocaları bir araya getirmek zulümdür. Hem o hocaya zulümdür hem de 15 yaşında bir baltaya sap olması gereken bir genci iş hayatından koparıp zorla üniversiteye tıkamak da zulümdür ve en nihayetinde bu topluma zulümdür. Devletimizin iyi niyetle herkesi üniversiteli yapma girişimi artık bir sertifika kursu olmaktan öteye geçemeyen bölümleri ile boşa kaynak israfıdır. Toplumun ihtiyaçları ve akademiyanın gerçekleri ile taban tabana zıt bir tuhaflık ile karşı karşıyayız. Vakıf üniversitelerine şu an hiç girmiyorum bile..
16 Satır

Aptallar
Ne olacak böyle! Göklere ulaşma çabası yer altına sahip olma hırsı ne olacak böyle? Gidin haydutlar gelin lordlar zıkkımlanın patronlar kokoş karılarınızı doyurun arsız çocuklarınızı şişirin. Bize gök yüzü yeter bize ancak maviliğin derinliklerinde bulutlarda kaybolmak huzurlu. Ne gökdelen mezarlıklarınız ne yer altından çıkaracağınız madenleriniz ne de üreteceğiniz robotlarınız bizim değil. Onlar sizin karanlığınız sizin sonunuz. Bize mavilikler, yeşillikler sonsuzluğun öte ucundaki ışıklar yeter. Yıldızlar, samanyolu, güneşin sıcaklığı, galaksiler sizin erişemeyeceğiniz kadar size uzak, bize yakın. Biz talibiz dünyanın sonuna. Siz ısrarla dünyada kalacağınızı sanan aptallar, size kubur olacak açtığınız çukurlar.
Artı Eksi
Artı
O karakterli kıyafetleri istemeyin
Bildiğim bileli şu sahte Amerikan sözüm ona kahramanların birer zihin kuşatmasının ilk adımları olduğunu söylemişimdir. Genç bir tasarımcı hanımın sosyal medyada videosuna denk geldim. Onu bu satırlara taşımak istedim. Tasarımcı hanım diyor ki; “Benden o Disney karakterlerinin olduğu kumaşlı kıyafetleri istemeyin. Dikmiyorum ben dikmeyeceğim boykot ediyorum diyor ve ekliyor. Çocuklarıma da bu çizgi filmleri izletmiyorum”. Artı hanesini hak etti.
Eksi
Kiracı seçerken
Son zamanlarda oturduğum mahallede garip tipler türemeye başladı. Sanki buraya ait değiller. Boş kalan evlerine sonunda kiracı bulduk diye sevinen ev sahipleri acaba kiracı seçerken neye dikkat ediyorlar? Geçenlerde tam apartmanın önüne taziye çadırı kuruldu. Yolun ortasına. Çadırdaki tipler, gelen, gidenler hiç gözümü tutmadı. Aynı apartmandaki komşum da bu insanları ilke defa görüyoruz garip geldi dedi. Bir ay sonra diğer köşedeki apartmandaki boş daireye iki erkek bilgisayar taşırken gördüm onları da hiç gözüm tutmadı. Meğer bizim evde olmadığımız o cumartesi o daireyi polisler basmış. Ne oldu bitti tam bilemiyorum ama kiracı seçerken ev sahipleri iki kuruşa kendilerini ve mahalleyi ateşe atıyorlar. Evlatlarımızı mahalleye emanet eden bizler şu an tedirginiz. Geçen haftalarda Yalova’da hücre evi olarak kullanıldığı ortaya çıkan terörist çatışmasına sahne olan daireye taşınanlar kimdi? Mahallelinin dikkatini çekmedi mi? Ev sahibi neye göre bunlara ev verdi? Mahallenize, apartmanınıza aldığınız kişileri kontrol edin, emin olun. Maalesef devir böyle.
Dış Dünyadan

VENEZÜELA PETROLÜ VE DÜNYA PİYASASINA ETKİSİ
ABD'nin Venezuela'ya yönelik askeri saldırısı, ABD borsalarında savunma ve petrol hisselerinde bir yükselişe neden oldu.
ABD petrol şirketlerinin hisseleri yükseliyor. Yatırımcılar, Venezuela'nın geniş petrol rezervlerine potansiyel erişime bahis oynuyor. Venezuela'da faaliyet gösteren tek büyük ABD şirketi olan Chevron'un hisseleri yüzde beş arttı. Rafineri işletmecileri Marathon Petroleum, Phillips 66 ve Valero Energy'nin hisseleri yüzde üç ile dokuz arasında değer kazanıyor. Petrol sahası hizmet sağlayıcıları Baker Hughes, Halliburton ve SLB'nin hisseleri de yüzde dört ile dokuz arasında yükseliyor. Petrolün varil fiyatı bir dolar arttı.
ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela'nın enerji altyapısını yeniden inşa etmek için petrol şirketlerine sübvansiyon teklif ediyor. Trump, NBC ile yaptığı bir röportajda, böyle bir projenin 18 aydan kısa sürede tamamlanabileceğini söyledi. İçeriden gelen bilgilere göre, ABD hükümeti bu hafta ABD petrol şirketlerinin temsilcileriyle Venezuela'nın petrol üretimini artırma konusunda görüşmeler yapmayı planlıyor. Reuters'ın daha önce bildirdiğine göre, yönetim şirketlere, yirmi yıl önce millileştirilen varlıklar karşılığında tazminat almak için hızla Venezuela'ya dönmeleri ve önemli yatırımlar yapmaları gerektiğini belirtti. Tüm bu olan biten kısa vadede bizi nasıl etkiler uzmanların görüşlerini merak ediyorum. Öte yandan Trump’ın Kovboylukla aklına kestirdiği her yere saldırırsa dünyanın nasıl bir hal alacağını tahmin etmek zor olmayacak. Eşkıyalıkla hareket edenler nasıl durdurulacak şu an bu sorulara cevap aranıyor. (yukarıdaki bilgiler Frankfurter Allgemeine gazetesinden alınmıştır)
Editör

TÜRK KIZILAY’DAN 81 İLE 81 AŞEVİ
Bu hafta Kızılay’ın basına bir toplantısı vardı. Ben de malum toplumla alakalı haberleri takip ettiğimden Kızılay benim için önemli haber başlıklarından biri oluyor her zaman. Kızılay’ın faaliyet alanları gittikçe genişliyor ve bu güzel bir haber. Toplantı Kızılay Genel Başkanı Prof. Dr. Fatma Meriç Yılmaz’ın 2025 değerlendirmesi ile başladı. Özellikle Gazze’de halihazırda olan aşevinin günlük 35 bin öğün sıcak yemek çıkarabilmesi içime su serpen bir bilgiydi. Elbette Gazze’de yaşanan insani dramı anlatmak mümkün değil. İki yılı aşkın bir süredir her gün sosyal medyadan gördüklerimiz bizi çaresiz bıraktı. Evet, Gazze yanı sıra benim dikkatimi çeken üç başlık vardı. Birincisi toplantının da ana sebebi olan aşevi projesinin tüm Türkiye’ye yani 81 ile yayılması projesi ki bu çok kıymetliydi. Halihazırda 34 ilde 45 aşevi ile yıl boyunca günde yaklaşık 41 bin öğün sıcak yemek hazırlanıyor bilgisi verildi basına. Aşevleri, yalnızca ihtiyaç sahiplerine yemek ulaştırılan noktalar olmanın ötesinde; engelli bireyler, yaşlılar ve evinden çıkmakta zorlanan vatandaşlara yönelik düzenli sosyal temas ve psikososyal destek sağlayan bir hizmet modeli olarak geliştirilmiş. Bu nedenle de Türk Kızılay’ı, 2026 yılında “81 İlde 81 Aşevi” hedefi ile halkımızın bağışlarına talip. Çünkü bazı illerde aşevi inşası için çalışmalar başlamış durumda.
2026 yılı planları kapsamında toplumsal bilinçlendirme eğitimlerinin kapsamı genişletilerek mevcut programa “akran zorbalığı” eğitimleri dâhil edilmiş. Bu eğitimlerle 2026 yılı boyunca toplam 10 milyon kişiye ulaşılması hedefleniyor.
Diğeri de asrın felaketi deprem bölgesinde Kızılay’ın açtığı kurslarda üniversite kazanan gençlere burs sağlanması ve okulu bitirene kadar mentorluk almaları ve iş hayatına kadar kariyer planlamalarını yapmaları konusunda rehberlik edilecek olması benim için belki bir yanımın eğitimci olması hasebiyle çok kıymetliydi. Kısaca aşağıda diğer çalışmalara da değineceğim. Türk Kızılay’ı ülkemizin ve dünyanın bilhassa da mazlum coğrafyanın yüz akıdır. Tabi bunda en büyük pay Türk halkının gönül zenginliğidir.
*Sağlık alanında yürütülen stratejik çalışmalar çerçevesinde, Türkiye’nin ilk plazma kaynaklı ilaç üretim projesi hayata geçiriliyor.
*Bunun yanı sıra, İstanbul Silivri’de Kan Torbası Üretim Tesisi hayata geçiriliyor.
*Sosyal destek alanında Kızılay Butik modeli genişletilerek uygulanmaya devam edecek.
Periskop
Büyüklerimizin sosyalleşmesi
Giderek yaşlanan bir nüfus olduğumuzu her fırsatta devletin ilgili kademeleri dile getiriyorlar. Aslında dünya yaşlanıyor diyebiliriz. Sadece Türkiye değil. Ancak Avrupa ve ABD’den sonra yarı Avrupa yarı Asya ülkesi olarak Türkiye’nin yaşlandığını biliyoruz. Bunun tersine dönmesi için de kurumlarımız başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı var gücüyle çalışıyor. Geçtiğimiz yıl bakanlık yaşlılık saha araştırmaları gerçekleştirdi. Aile yılı kapsamında büyüklerin ihtiyaçlarına yönelik verilerin toplanması ve sorunların dinlenmesi yönünde çalışmalar yapıldı. 24 binden fazla yaşlı kişiye ulaşılmış bu saha çalışması kapsamında. 173 huzurevinde 14 bin 885, diğer kamu kuruluşlarına ait 16 huzurevinde bin 120, 282 özel huzurevinde 13 bin 740 yaşlıya bakım hizmeti verilmiş. Bakanlığımızın daha açıkladığı birçok rakam var. Ancak burada değinmek istediğim başka bir husus. Köylerin boşalması insanların şehirlerde yoğunlaşması beraberinde yaşlıların da yakınlarının yanına şehirlere göç etmesine neden oldu. Alışık oldukları ortamından; köyünden, mahallesinden, komşusundan hatta tarlasından şehire evlatlarının yanına göçü daha fazla görüyoruz. Hatta artık bu zamanla tamamen şehirde kalmak ve şehre yerleşmeye dönüşmüştür. Hal böyle olunca büyüklerimiz tamamen ev içine kapanıyorlar. Konuşacakları bir insanlarının olmayışı aile içinde bir köşede yapayalnız bir hayata mahkûm bırakıyor. Yaşlıların da yaşıtlarıyla sosyalleşeceği mahalle ortamlarının ivedilikle oluşturulması gerekmektedir. Erkekler kahvehanelere gitmekte olsalar da kadınlar evde daha fazla yalnızlar. Spor etkinliklerinin olduğu, psikolojik olarak yardım alabilecekleri ve hatta bazı hobi kurslarının yer aldığı sadece yaşlılara özgü mekanların olması gerekiyor. Üsküdar’da Yaşlılar Kahvesi adı altında belediyeye ait bir mekân vardı. O yerinden taşındı sonra da haber alamadık bu mekândan. Yaşlılarımız zaten aileleri ile birlikteler ya da kendine yetebilen yaşlılarımız olsa da insanın sosyal bir varlık olduğu unutulmamalı. Herkesin kendi akranlarına ihtiyaç duyduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz. İstanbul gibi ultra şehirleşen bir yerde çok fazla sorun var. Mahalle mahalle çözülmesi gereken bu durum eski zamanlarda büyük aile kavramı içinde kendine bir yer ediniyordu zaten. Bunun konusu bile olmazdı. Ancak günümüzün çekirdek aile yapısı birçok dezavantajı da beraberinde getirdi. Sonuç olarak büyüklerimizin kaliteli bir şekilde hayatlarını sürdürmeye hakkı olduğunu unutmamalıyız.
Emperyalizme Sevinmek
Sinem Bayar / Siyaset Bilimi Uzmanı
Maduro üzerinden yürütülen baskı ve kuşatma politikaları, Amerika emperyalizminin artık saklayamadığı vahşi bir çöküş dönemine girdiğini açık biçimde gösteriyor. Washington’un dilinde hâlâ “demokrasi”, “özgürlük” ve “insan hakları” var; fakat pratiğinde ambargo, darbe teşebbüsü, ekonomik boğma ve liderleri hedef alan operasyonlar bulunuyor. Bu bir güç gösterisi değil, tam tersine çözülen bir hegemonyanın paniğidir. Emperyalizm, gücünü kaybettikçe daha saldırgan, daha pervasız ve daha ahlaksız yöntemlere başvurur. Latin Amerika bugün bu gerçeğin en çıplak sahnesidir. Maduro ve eşi ise tüm dünyanın gördüğü somut bir örnektir.
Maduro meselesi, bir kişi ya da bir rejim tartışmasının çok ötesindedir. Burada hedef alınan şey, bir ülkenin egemenlik hakkıdır. Bir devlet başkanının meşruiyetini tanımayıp onu kaçırmayı, itibarsızlaştırmayı ya da devirmeyi normalleştiren anlayış, yarın aynı yöntemi başka coğrafyalarda da rahatlıkla uygular. Emperyalizm için sınırlar, hukuk ya da halk iradesi yalnızca çıkarlarına hizmet ettiği sürece anlam taşır. Çıkar çatışması başladığı anda tüm değerler rafa kaldırılır ve orman kanunları ortaya çıkar.
Asıl düşündürücü ve acı olan ise bu tablo karşısında bazı yerli muhalif çevrelerin sergilediği tutumdur. Başka bir ülkenin devlet başkanının aşağılanmasını, tehdit edilmesini ya da sürüklenmesini keyifle izleyen; hatta bundan mutluluk duyan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Ağızlarının suyu akarcasına bu görüntüleri izleyenler, bunu “demokrasi dersi” sanıyor. Oysa izlenen şey demokrasi değil, çıplak bir güç zorbalığıdır. Dış müdahaleyi alkışlamak muhalefet değildir; bu, zihinsel teslimiyetin en açık hâlidir. Bu vatansızlık, vatana olan ihanettir.
Daha da vahimi, bu kesimlerin kendi ülkeleri söz konusu olduğunda da benzer bir senaryoyu umutla bekler hâle gelmeleridir. Kendi devletinin itibarının zedelenmesini, kendi seçilmiş ya da atanmış yöneticilerinin yabancı merkezler tarafından aşağılanmasını bir “kurtuluş” olarak görmek, siyasî eleştiri sınırlarını çoktan aşmıştır. Bu tutum, ülkeye duyulan öfkenin, hatta nefrete varan bir kopuşun göstergesidir. Eleştiri başka bir şeydir; ülkenin bağımsızlığını hedef alan müdahalelere sevinmek bambaşka bir şey. Bunu kabul etmek resmen şerefini ayaklar altına almak demektir.
Muhalefet, ülkesinin çıkarlarını savunarak yapılır. İktidarı eleştirmek meşrudur, gereklidir; fakat bu eleştiriyi emperyal merkezlerin değneğine dönüştürmek, muhalefeti araçsallaştırmaktır. Ülkesinin geleceğini yabancı güçlerin planlarına emanet edenler, kendilerini ne kadar “özgürlükçü” ya da “ilerici” olarak tanımlarsa tanımlasın, tarih önünde ağır bir sorumluluk taşır. Çünkü bağımsızlık bir kez aşındığında, onu geri kazanmanın bedeli her zaman çok daha ağır olur.
Bu noktada “vatan hainliği” kavramından kaçmak mümkün değildir. Kendi ülkesine yönelik dış müdahalelere sevinmek, bundan haz almak ve bunu meşrulaştırmaya çalışmak, basit bir görüş ayrılığı değildir. Bu, ülkenin ortak kaderine sırt çevirmektir. Vatan, yalnızca sevildiğinde değil, zor zamanlarda da sahip çıkıldığında anlam kazanır. Emperyalizmin alkışını bekleyenler, kendi halkının vicdanında hiçbir zaman meşruiyet bulamaz.
Basının ve aydınların sorumluluğu da burada başlar. Medya, seyirci üreten bir eğlence alanı değil; toplumsal bilinci diri tutan bir vicdan olmalıdır. Emperyal müdahaleleri “normal”, hatta “haklı” göstermeye çalışan bir dil, toplumu edilgenleştirir ve geleceğe karşı savunmasız bırakır. Oysa gerçek gazetecilik, rüzgâra göre yön değiştirmek değil, hakikati savunma cesareti göstermektir. Dışarıya karşı devletine ve hükümetine sahip çıkmaktır.
Tarih defalarca göstermiştir: Emperyalizm çöküş dönemlerinde daha hoyrat olur. Bu hoyratlığa alkış tutanlar kısa vadede tatmin yaşasa da uzun vadede bedeli toplumlar öder. Haklı çıkanlar ise her zaman bağımsızlıktan yana duranlar olur. Ülkeye göre duruş almak, ideolojilerden ve geçici siyasal hesaplardan daha değerlidir. Aksi hâlde alkışlar diner, sahne dağılır ve geriye sadece utanç kalır.