İnsanın merkezinde sakladığı
Bazı sorular vardır, yüksek sesle sorulmaz. Çünkü cevabı başkasında değildir, insanın kendi içinde dolaşır; bazen günlerce, bazen yıllarca. Hayat da çoğu zaman böyle ilerler. Büyük kırılmalarla değil. Küçük tercihlerle. Farkında olmadan merkeze koyduklarımızla.
İnsan bir noktada şunu fark ediyor: Kimse onu kendisinden daha iyi tanımıyor. Ne yorulduğu yeri, ne neden sustuğunu, ne de hangi cümlede içinin cız ettiğini… Hayatının merkezine kendini koymak çoğu zaman yanlış okunuyor, bencillik deniyor. Oysa bu, başkasını yok saymak değil; önce kendi içini toparlama meselesi. Çünkü kendi içini toparlayamayan biri, ne kadar çabalasa da başkalarıyla kurduğu bağı uzun süre taşıyamıyor.
Kendini merkeze almak, her şeyi kendi arzusuna göre yapmak değil. Tam tersine, neyi yapabileceğini ve neyi yapmaması gerektiğini daha net görmek için gerekli. Gücü varken incitmemeyi seçmek mesela. Konuşabilecekken susmak. Haklıyken biraz geri durmak. Çünkü merkez sağlam olursa, dışarı taşan şey de o kadar dengeli oluyor.
Her şeye yetişiyoruz ama kendimize geç kalıyoruz. Önce işler, sonra insanlar, sonra beklentiler… Kendimize gelince hep “sonra”. Ama o sonra çoğu zaman gelmiyor.
İnsan sustukça biriktiriyor. Kelime değil: ağırlık.
Ve bir gün her şey yerli yerinde gibi dururken, adını koyamadığı bir eksiklik hissiyle kalakalıyor. Merkezde bir boşluk var; hissediliyor ama doldurulamıyor.
İşte yorgunluk da tam burada başlıyor.
Kalp, boşluğu sevmiyor. Bir şeyi mutlaka merkeze koyuyor. Kimi zaman dünyayı, kimi zaman işi, kimi zaman korkuları, kimi zaman da kaçtıklarını. Ama insan şunu da fark ediyor: Kalbin asıl huzuru, her şeyle dolduğunda değil, doğru yerde durduğunda geliyor. Yanlış bir dayanak, insanı ayakta tutmuyor; sadece oyalıyor. Kendini merkeze almak da bu yüzden hassas bir mesele. Çünkü bu, her isteği meşrulaştırmak değil, kendini emanet bilmekle ilgili.
Hayat geçici bir durak gibi. Bir ağacın altında biraz soluklanıp yoluna devam eden bir yolcu hali. Dünya dediğin şey de tarladan ibaret. Ekip biçiyorsun ama mahsul başka bir yere ait. İşte bu yüzden, insan geçici olana değil, kendisini sonsuza dek ayakta tutacak olana yaslanmalı.
Asıl mesele kendini merkeze koymak değil; kendini nihai merkez sanmamak. İnsan kendine baktığında, orada mutlak bir güç değil, sınırlı bir varlık görüyor. Gücü de, bilgisi de, direnci de belli bir yere kadar. Ve tam da bu fark ediş, insanı hafifleten şey oluyor. Çünkü her şeyi taşıması gerekmediğini anladığı yerde, yük azalıyor.
İnsan hayatının merkezini her değiştirdiğinde biraz kendini taşır. Ama bazı yükler vardır ki, merkez değişse de yerinden oynamaz; nereye gitsen seninle gelir.
Belki de sorulması gereken soru çok basittir ama cevaplamak kolay değildir: Hayatının merkezine ne koydun ve onun etrafında nasıl birine dönüştün?