Bir Konut Projesinden Daha Fazlası, Bir Toplumsal Eşik
Türkiye’nin belki de en temel meselesi, yıllardır değişmeyen bir başlıkta duruyor: barınma.
Ev sahibi olmak artık sadece bir ekonomik hedef değil, neredeyse bir hayat güvencesine dönüştü. Kira fiyatlarının geldiği nokta, gençlerin evlilik planlarını, ailelerin şehir tercihlerini, memurun, emeklinin, işçinin hayat rotasını belirler hale geldi.
İşte tam da bu noktada, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum tarafından açıklanan “Ev Sahibi Türkiye” başlıklı 500 bin konutluk yeni sosyal konut hamlesi, siyasetin değil, doğrudan hayatın merkezine oturuyor.
Kurum’un altını özellikle çizdiği cümle aslında meselenin özeti niteliğinde:
“Evi olmayan vatandaşımızın ev sahibi olabilmesi için yapmış olduğumuz bir proje.”
Bu kadar sade.
Bu kadar net.
Bugün Türkiye’de milyonlarca hane için asıl soru artık şudur:
“Kirayı nasıl ödeyeceğim?” değil,
“Bir gün kendi evime kavuşabilecek miyim?”
Kampanyanın en dikkat çekici tarafı, başvuru şartlarında yapılan keskin ayrım.
Bakan Kurum’un ifadesiyle;
“Evi olmayan her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bu projeye başvurabilir.”
Ancak bu cümle, kulağa geldiği kadar sınırsız değil.
Başvuracak kişinin, eşinin ve çocuklarının üzerine kayıtlı tek bir konut dahi bulunmayacak. Üstelik yalnızca bireyin değil, aile yapısının da mercek altına alındığı bir sistem kurulmuş durumda.
Özellikle gençler için yapılan düzenleme, bugüne kadar görülmeyen kadar açık ve net:
“Ailesinin dört beş evi var ama çocuğunun üstüne yok, onlar başvurmasın istiyoruz.”
Bu söz, sistemin kimleri hedeflediğini çok net anlatıyor.
Bu kampanya, “üzerine ev yazılmamış” ama fiilen mülk sahibi ailelerin çocukları için değil; gerçekten barınma ihtiyacı olan gençler için tasarlanmış.
Gençlere ayrılan yüzde 20’lik kontenjan, 18-30 yaş aralığını kapsıyor. Ancak burada da kritik bir eşik var.
Kurum’un ifadesiyle:
“Hem kendisinin hem de ailesinin evi olmayacak.”
Bu cümle, sosyal konut politikalarında uzun zamandır tartışılan adalet meselesine doğrudan cevap niteliği taşıyor.
30 yaşın üzerindekiler için ise yaklaşım farklı:
“30’u geçtikten sonra bağımsız bir birey. Kendi üstünde gayrimenkul yoksa başvurabilir.”
Devlet, aile bağı ile bireysel hak arasındaki çizgiyi burada açık biçimde tanımlıyor.
Projede yalnızca konut sayısı değil, sosyal denge de dikkat çekici.
Şehit aileleri ve gaziler için yüzde 5, engelliler için yüzde 5, emekliler için yüzde 20, gençler için yüzde 20, üç ve üzeri çocuklu aileler için yüzde 10 kontenjan ayrılıyor.
Geri kalan yüzde 40 ise memurlar ve evi olmayan diğer vatandaşlara bırakılıyor.
Bakan Kurum’un bu noktadaki gerekçesi de son derece açık:
“Nüfusumuz istediğimiz hızda artmıyor. Aile yapısını desteklemek istiyoruz.”
Sosyal konut projesinin, aynı zamanda bir demografi politikası aracı olarak da kurgulandığı görülüyor.
İşin finansman tarafına gelince…
Konutlar yüzde 10 peşinat ve 240 ay vadeyle sunuluyor.
Anadolu’da 1+1 daireler 1 milyon 800 bin liradan, İstanbul’da ise 1+1 daireler 1 milyon 950 bin liradan başlıyor.
Bakan Kurum’un altını çizdiği cümle ise özellikle kiracıları doğrudan ilgilendiriyor:
“Vatandaşımız kirayı değil, aidat öder gibi ev sahibi olacak.”
Taksitlerin altı ayda bir memur maaş artışı oranında güncellenecek olması da, özellikle sabit gelirli kesim için önemli bir güvence.
MİLLİ GÜVENLİK MESELESİ
Projenin İstanbul ayağı ise bambaşka bir başlık.
Kurum’un ifadesiyle, İstanbul için ayrılan konut sayısı 100 bin.
Üstelik buna ek olarak 15 bin kiralık sosyal konut da geliyor.
Bu kiralık konutlar için verilen mesaj çok net:
“Kira bedelleri, bölge rayiç bedelinin yarısı olacak.”
Ve yine kritik bir cümle:
“Buradaki amaç şu; buradan her vatandaşımız faydalansın istiyoruz.”
Üç yıl sonunda aynı kişinin yeniden kiracı olamaması kuralı da, sistemin bir sosyal yardım modeli olarak tasarlandığını açık biçimde gösteriyor.
İstanbul için yapılan vurgu ise yalnızca barınma değil, doğrudan güvenlik başlığıyla ilişkilendiriliyor.
Bakan Kurum’un ifadesi son derece çarpıcı:
“İstanbul’da yaşayacağımız bir deprem, milli güvenlik meselesidir.”
Bu cümle, konut üretiminin artık sadece şehircilik politikası değil, bir afet stratejisi olarak ele alındığını gösteriyor.
Projede dikkat çeken bir başka unsur da yapı modeli.
Binalar zemin artı dört katı geçmeyecek. Her 500 konuta bir “mahalle konağı” yapılacak.
Kurum’un ifadesiyle:
“İstiyoruz ki vatandaşımız toprakla temas etsin, eski mahalle kültürümüz yaşasın.”
Taziye alanından gündüz bakımevine, spor salonundan misafirhaneye kadar uzanan bu sosyal alanlar, TOKİ projelerinde yeni bir yaşam anlayışına işaret ediyor.
Burada adı geçen kurum da elbette TOKİ.
BU DEVLET GÜÇLÜ DEVLET
Muhalefete yönelttiği eleştiriler sertti, hatta zaman zaman oldukça yüksek tondaydı.
Kurum’un sözleri aynen şöyleydi:
“Bedava konut yapacağız deyip bugün deprem bölgesinde çakılı çivisi olmayanlar var.”
Deprem bölgesi için verdiği rakamlar ise iddialı:
“304 bin konutu teslim ettik, yıl sonunda 453 bin konutu bitireceğiz.”
Ve bu sözlerle birlikte şu cümleyi de özellikle vurguladı:
“Bu devlet güçlü bir devlet. Bu devlet her zaman milletinin yanında oldu.”
GERÇEKTEN İHTİYAÇ SAHİBİNE ULAŞABİLECEK Mİ?
500 bin konut.
1,5 trilyon liralık büyüklük.
300 sektörün doğrudan etkileneceği dev bir ekonomi.
Ama bütün bu rakamların ötesinde, bu projenin asıl sınavı şu soruda gizli:
Gerçekten ihtiyaç sahibine ulaşabilecek mi?
Noter huzurunda yapılacak kura sistemi için Bakan Kurum’un verdiği güvence açık:
“Herhangi bir tanıdığa ihtiyaç yok. Süreç tamamen adaletli ve şeffaf yürütülecek.”
Türkiye’de vatandaşın devletten en çok beklediği şey de tam olarak bu.
Şeffaflık.
Adalet.
Ve herkes için eşit başlangıç çizgisi.
Bu kampanya, eğer anlatıldığı gibi uygulanırsa, sadece ev değil; toplumda giderek kaybolan bir duyguyu da yeniden inşa edebilir:
“Devlet gerçekten yanımda.”