Asıl Kayıp Devletin Kasası mı, Sistem mi?
Bir ülkenin kasası yalnızca para kaybettiğinde zarar görmez. Asıl hasar, adalete ve denetime duyulan güven sarsıldığında başlar.
İstanbul’da yürütülen ve kamuoyuna “altın mafyası” olarak yansıyan soruşturma, işte tam da bu kırılgan noktaya dokunuyor. Dosya, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütüldü. Sonuç, yalnızca rakamlarla değil, ortaya koyduğu tabloyla da ağır.
Yaklaşık 100 milyar liralık kamu zararı…
Bu cümle tek başına bile, bir ülkenin ekonomik hafızasında uzun süre kalacak kadar sert.
Şüpheliler, işlemlerinin ardından İstanbul Adliyesi’ne çıkarıldı. Yirmi kişi tutuklandı. Üç kişi adli kontrolle serbest bırakıldı. Fakat meselenin hukuki kısmı kadar, vicdani tarafı da var.
Çünkü bu dosya bize şunu söylüyor:
“Bu ülkede sadece vergiden kaçılmıyor, sistemden de kaçılıyor.”
Soruşturmanın merkezinde, kâğıt üzerinde masum gibi görünen ama fiiliyatta devasa bir istismar alanına dönüşen bir mekanizma var: Dahilde İşleme Rejimi.
Yani devletin, üretimi ve ihracatı teşvik etmek için tanıdığı imkân.
Ama ortaya çıkan tablo şu:
“Teşvik için açılan kapı, suistimal için aralanmış.”
Tonlarca altın ve gümüş ithal ediliyor. Belgeler düzenleniyor. Altın levha diye beyan edilen ürünlerin bir kısmı, iddiaya göre pirinç levha ya da imitasyon altın çıkıyor. İhracat varmış gibi gösteriliyor. Döviz teşvikleri devreye sokuluyor. Kotalar farklı şirketler üzerinden dolaştırılıyor.
Ve sonuçta ortaya çıkan zarar, bugünkü altın fiyatlarıyla yaklaşık 100 milyar liraya ulaşıyor.
İşte bu noktada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
“Bu kadar büyük bir düzen nasıl bu kadar uzun süre fark edilmedi?”
Dosyada yer alan suçlamalar sıradan değil. Suç örgütü kurmaktan nitelikli dolandırıcılığa, kamu kurumlarını zarara uğratmaktan para ve finans mevzuatına aykırılığa kadar uzanan geniş bir liste var. Üstelik işin ucunda doğrudan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası mevzuatına aykırılık iddiası da bulunuyor.
Bu detay, meselenin yalnızca ticari değil, finansal güvenlik boyutu olduğunu da gösteriyor.
Bugün herkesin konuştuğu rakam 100 milyar lira. Ama bana kalırsa asıl ağır olan rakam değil, ortaya çıkan zihniyet.
“Devletin verdiği teşviki, devletin kasasına karşı kullanmak.”
Bundan daha net bir tarif olabilir mi?
İstanbul gibi, ticaretin ve finansın kalbi sayılan bir şehirde, İstanbul merkezli böyle bir yapılanmanın yıllara yayılan bir dönem boyunca faaliyet gösterebilmiş olması, yalnızca yargının değil, denetim sistemlerinin de soğukkanlı biçimde yeniden ele alınması gerektiğini gösteriyor.
Soruşturma dosyasındaki tarihler dikkat çekici. 2023’ün başından 2024’ün sonuna kadar uzanan bir zaman dilimi. Yani bir gecelik bir vurgundan değil, planlı ve sistematik bir organizasyondan söz ediyoruz.
Bugün tutuklama kararlarıyla birlikte kamuoyuna güçlü bir mesaj verildi.
Mesaj açık:
“Bu düzenin üzerine gidiliyor.”
Ancak burada durursak, eksik kalır.
Çünkü toplumun duymak istediği tek şey şu değil:
“Kimler tutuklandı?”
Asıl soru şu:
“Bu yapı nasıl kuruldu ve kimler görmezden geldi?”
Altın piyasasında yaşanan bu çarpıklık, bize sadece suç örgütlerinin cesaretini değil, aynı zamanda sistemin bazı noktalarında oluşan boşlukları da gösteriyor.
Bir ülkede insanlar kirayla, enflasyonla, borçla boğuşurken, kamu kaynaklarının böyle organize yöntemlerle buharlaşması, sadece bir adli vaka değildir. Bu, toplumsal adalet duygusunu doğrudan yaralayan bir meseledir.
Bugün bu dosyaya bakarken şunu unutmamak gerekiyor:
“Altın çalınabilir, para kaybolabilir. Ama devletin denetim gücü zayıflarsa, kayıp çok daha büyür.”
Gerçek sınav, bu operasyonun ardından başlayacak.
Gerçek sınav, benzer düzeneklerin bir daha kurulamayacağı bir denetim yapısının oluşturulup oluşturulamayacağıdır.
Çünkü bu ülkede artık herkes aynı cümleyi kuruyor:
“Yakaladık demek yetmez, bir daha olmamasını sağlamak gerekir.”