Dünyada tansiyonun en hızlı yükseldiği alan artık cephe hatları değil, denizler…
Karayip Denizi’nde yaşanan son gelişmeler de bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Amerika Birleşik Devletleri’nin, Venezuela bandıralı bazı deniz araçlarına müdahalesi ve bu müdahaleyi “uyuşturucu kartelleriyle mücadele” gerekçesiyle savunması, bu kez sert bir diplomatik tepkiyle karşılık buldu.
Tepki, sıradan bir ülkeden değil; doğrudan Çin’den geldi.
Ve kullanılan dil, alışılmış diplomatik yumuşaklığın oldukça dışındaydı.
Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mao Ning, Pekin’de düzenlenen basın toplantısında çok net konuştu:
“Çin, uluslararası ilişkilerde güç kullanımına ve tehdidine karşıdır.”
Bu cümle, satır aralarında aslında şunu söylüyor:
“Bu sadece Venezuela meselesi değil, küresel düzen meselesidir.”
Meseleyi doğru okumak için önce tabloyu netleştirelim.
Amerika Birleşik Devletleri, Karayipler’de, Venezuela bayrağı taşıyan deniz araçlarına müdahale ediyor. Gerekçe olarak da uyuşturucu kartelleriyle mücadeleyi gösteriyor.
Ancak Pekin’den gelen açıklama, bu müdahalelerin “aşırı” ve “tek taraflı” olduğu yönünde.
Daha da önemlisi, Çin tarafı bu müdahalelerin, Latin Amerika ve Karayipler’de barış ve istikrarı zedelediğini açıkça vurguluyor.
Ve şu cümle özellikle dikkat çekiyor:
“Umarız ABD, ikili ve çok taraflı yasal çerçevelerde normal kanun koruma ve yargı iş birliğine başvurur.”
Bu, diplomasi dilinde oldukça sert bir çağrıdır.
Çünkü açıkça deniliyor ki:
“Denizlere çıkıp kendi hukukunu uygulama.”
Bugün dünya siyasetinde en tehlikeli eşik tam da burası.
Kim, nerede, hangi yetkiyle müdahale edebilir?
Kim, hangi gerekçeyle başka bir ülkenin gemisine el koyabilir?
Çin’in itirazı, bir operasyonun tekniğine değil; yöntemin kendisine.
Aslında Pekin’in verdiği mesaj çok yalın:
“Hiç kimse, dünyada tek başına savcı ve polis rolüne soyunamaz.”
Bu tepkinin arka planında ise daha büyük bir endişe var.
Çünkü aynı basın toplantısında Mao Ning’e, Venezuela’nın olası bir ABD saldırısına karşı Çin, Rusya ve İran’dan askeri ekipman temin etmeye çalıştığı iddiaları da soruldu.
Bu soru bile, bölgenin nasıl hızla askeri ve jeopolitik bir satranç tahtasına dönüştüğünü gösteriyor.
Çin bu iddialara da son derece ölçülü ama kararlı bir yanıt verdi:
“Venezuela ile ilişkilerimiz iki egemen ülke arasındadır, üçüncü tarafları hedef almaz ve üçüncü taraflardan etkilenmez.”
Bu cümlenin sade karşılığı şudur:
“Bizim ikili ilişkilerimiz, Washington’un bakışına göre şekillenmez.”
Burada artık Venezuela’dan çok, küresel güç mücadelesini konuşuyoruz.
Bir tarafta, müdahaleyi meşru gören ve güvenlik gerekçesini öne çıkaran bir ABD.
Diğer tarafta ise, her fırsatta egemenlik ve çok taraflı hukuk vurgusu yapan bir Çin.
Ve giderek daha görünür hale gelen şu büyük çatışma:
“Güç mü, hukuk mu?”
Karayip Denizi’nde yaşanan bu son olay, aslında yeni dönemin fotoğrafıdır.
Sıcak çatışmaların yerine, hukuki meşruiyet tartışmaları üzerinden yürüyen bir güç mücadelesi izliyoruz.
Çin’in açıklamasındaki en kritik cümle bence şudur:
“Çin, uluslararası ilişkilerde güç kullanımına ve tehdidine karşıdır.”
Bu, sadece bugünkü müdahaleye yönelik bir tepki değildir.
Bu, ABD merkezli küresel güvenlik anlayışına karşı yükseltilmiş açık bir itirazdır.
Bugün Venezuela gemileri üzerinden yapılan bu tartışma, yarın başka bir coğrafyada, başka bir bayrak altında yeniden karşımıza çıkacaktır.
Çünkü artık dünya şunu tartışıyor:
“Kim, nerede, ne zaman ve hangi yetkiyle müdahale edebilir?”
Ve bu soruya verilecek cevap, sadece Karayipler’in değil, önümüzdeki on yılların uluslararası düzenini belirleyecek.
Özetle…
Bugün Pekin’den yükselen ses, yalnızca Washington’a değil, tüm dünyaya yöneliktir:
“Tek taraflı güç, yeni normal haline gelmemelidir.”