Kaçış rampası

YAYINLAMA:

​İnsan en çok neden yorulur bilir miyiz? Kaderin ona biçtiği kederden değil, o kederi bir lekeymiş gibi gizlemeye çalışmaktan.

Modern hayat, tabiri caizse, bizi pili hiç bitmeyen birer saadet makinesine dönüştürdü.

Alnımıza "her şey yolunda" etiketini yapıştırıp, ruhumuzun dikişleri patlasa da o diktatör gülümsemeyi yüzümüzde taşımak zorunda bırakıldık.

Mutsuzluğun bir tür "arıza" sayıldığı, insanın acıdan, kederden, öfkeden ve gerçek insani zaaflardan arındırıldığı bu steril çağda, insan artık o en kadim mirasını yüksek sesle talep etmeli: Acı çekme hakkını geri istemeli.

MAKYAJLANMIŞ RUHLAR

​Zihnimizde taşıdığımız “gözetleme kulesi”, bizi kendi iç dünyamızın mültecisi haline getirdi.

İnsan mahrem bir yasın en koyu anında bile "şu an dışarıdan nasıl görünüyorum?" endişesiyle sarsılıyor.

Mutfakta hıçkırıklarını içine gömen birinin, saniyeler içinde ışığı ayarlayıp bir fincan kahve eşliğinde "huzur" karesi kurgulaması; bir başarı hikayesi değil, bir ruhun kendi cesedini makyajlaması.

Beden vitrinlerde sahte bir baharı müjdelerken, ruh o mutfağın zifiri karanlığında terk edilmiş oluyor.

Gece yastığa baş koyduğunda göğsüne çöken o fil ağırlığı, aslında acının yükü değil; bütün gün taşınan o porselen maskenin ağırlığından kaynaklanıyor.

​KAÇIŞ RAMPALARINDA CAN VEREN ADALET

​Hayat otobanında vicdanımızı sızlatan her duraktan son sürat kaçıyoruz.

Ne zaman dürüst bir keder kapımızı çalsa, hemen sağa yanaşıp bir "kaçış rampasına" sığınıyoruz.

Kimimiz dijital alkışların uyuşturucu etkisinde, kimimiz maddiyatın soğuk konforunda kayboluyor.

Hatta iş öyle bir raddeye varıyor ki; Gazze’de, Doğu Türkistan’da göğe yükselen feryatları bile, kendi içimizdeki o bitmek bilmeyen huzursuzluğu teskin edecek birer "duyarlılık nesnesine" dönüştürüyoruz.

​Kendi kederinden hicap duyup kaçan bir insan, dünyanın adaletsizliğine nasıl set çekebilir?

Kendi içindeki yangına bakmaya cesareti olmayanların, başkasının yangınına taşıdığı su, sadece kendi elini yıkamak için değil midir?

Bugün aktivizm kisvesi altında yükselen kuru gürültülerin çoğu, aslında kendi sessizliğinden korkanların kopardığı bir fırtına.

Dışarıda bir haksızlığa karşı bağırıp çağıran, klavye başında fırtınalar koparan pek çok kişi, bunu aslında o davayı çok önemsediği için değil; kendi içindeki boşlukla yüzleşmemek için yapıyor.

Eğer insan kendi hıçkırığını "başkaları ne der?" prangasıyla boğazına diziyorsa, dünyanın öbür ucundaki çığlığı ancak birer istatistik olarak izleyebilir.

​PANZEHİR ZEHRİN İÇİNDE!

​Gerçek saadet, acının yokluğunda değil; acının tüm çıplaklığına rağmen hakikati ve adaleti ayakta tutabilme onurunda.

Acıyı maskesiz ve katıksız bir şekilde tadan insan; o acının panzehirini de avucunda taşır.

Çünkü o, sahteliğin değil, hakikatin kokusunu tanır.

Olanı biteni tüm çıplaklığıyla izleyebilme cesareti gösteremeyenlerin adalet arayışı, boşlukta yankılanan bir sadadan öteye geçemez.

​Şimdi o çok sevilen aynaların karşısına geçip, ağır maskeleri yavaşça yere bırakma vakti.

Görülen o yorgun, bin yerinden kırılmış hal insanın en sahici yanı.

Duygulara bir kaçış rampası aramak yerine, onları bizzat yerinde yaşamak, bu dünyada adaleti sağlayacak yegane çıkış noktası olabilir.

Zira insanoğlu bu dünyaya sadece mesut olmak için gönderilmedi; mutluluk, hayatın çetin yolculuğunda insana mola için sunulan nadide bir ödüldür sadece.

Belki de en büyük hayal kırıklığımız, mutlu olamadığımız için değil; mutluluğu bir hak, kederi ise bir sürgün sayıp her an her saniye sadece mutlu olmak istediğimiz içindir.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...