Gidilecek yere değil, yola aşık olmak
Hayatımızı hep bir ‘yetişme’ telaşı üzerine kuruyoruz. Sabah işe yetişmek, akşam eve yetişmek, tatilin başlayacağı o otele bir an önce yetişmek... Sanki yaşam, sadece o varış noktalarında gerçekleşiyor da, arada geçen tüm o saatler, kilometreler katlanılması gereken birer ‘engel’miş gibi davranıyoruz. Oysa direksiyon başında geçen zaman, sadece bir ulaşım aracı değil; ruhun dinlendiği, keşiflerin yapıldığı ve asıl anıların biriktiği o gizemli boşluktur.
Otobanın griliği mi, yolun renkleri mi?
Modern dünyanın bize sunduğu en büyük tuzaklardan biri, bizi en kısa sürede hedefe ulaştırmayı vaat eden pürüzsüz otobanlar. Hız göstergesine kilitlenip, sağımızdan solumuzdan akıp giden manzarayı bulanık birer yeşil-gri şeride dönüştürdüğümüzde aslında ne kazanıyoruz? Navigasyonun ‘tahmini varış süresi’nde kazandığımız o bir saat, gerçekten kaybettiğimiz onca güzelliğe değiyor mu?
Geçtiğimiz günlerde bir iş seyahati için yola çıktığımda, içimdeki o bildik "hızlıca yetişmeliyim" sesini susturdum. Kullandığım otomobili sadece bir metal yığını değil, bir keşif gemisi gibi görmeye karar verdim. Otobanın tekdüzeliğinden sıkılıp, tabelaların beni çağırdığı o dar, kıvrımlı yan yollardan birine saptım. Sonuç ne mi oldu? İş için çıktığım o stresli yolculuk, bana bir sonraki tatilim için muazzam bir rota keşfettirdi. Hiç hesapta yokken durduğum küçük bir köy kahvesinde içtiğim o demli çay ve yol kenarındaki bir tezgahtan aldığım yerel lezzetin tadı, o iş gününün tüm yorgunluğunu daha varmadan sildi süpürdü.
Yolun tadı yanındakiyle çıkar
Tabii yolculuğun kalitesini belirleyen tek şey rota değil; o koltukta size kimin eşlik ettiği de bir o kadar önemli. Yol, insanın maskesini düşürür. Yanınızdaki kişiyle sadece kilometreleri değil, sessizliği de paylaşabiliyorsanız; radyo kanalını değiştirirken bile aynı melodiye gülümsüyorsanız, o yolculuk zaten amacına ulaşmıştır. Birlikte kurulan hayaller, otoyolun uğultusuna karışan kahkahalar, aslında varacağınız yerdeki konfordan çok daha kıymetlidir.
Hızlı hızlı sürüp hedefe normalden bir saat önce varmak yerine, göze güzel gelen bir ağacın gölgesinde durup dinlenmek, belki oranın havasını içimize çekmek neden bu kadar zor geliyor bize? O ihtiyaç molasında ayaküstü sohbet ettiğiniz bir yabancının anlattığı küçük bir hikaye, yıllar sonra o noktadan tekrar geçtiğinizde zihninizde bir film karesi gibi canlanacaktır. Hafızamıza kazınan şey otomobilin markası veya bastığımız gaz pedalı değil, o an yaşadığımız duygunun tazeliğidir.
Hayat yolun kendisidir
Zaman, geri getiremeyeceğimiz tek sermayemiz. Onu sürekli bir yerlere ‘yetişmek’ için harcarken, aslında yaşadığımız anı tüketiyoruz. Bir dahaki sefere yola çıktığınızda kendinize bir iyilik yapın. Saatinize değil, yolun size sunduklarına bakın. Yeni bir insanla tanışın, tabelasını daha önce hiç duymadığınız bir köye uğrayın, o meşhur ama kuytu lezzet durağını keşfedin.
Unutmayın; en güzel anılar, planlanmış varış noktalarında değil, yolun sizi şaşırttığı o plansız duraklarda birikir. Gideceğiniz yere elbet varacaksınız, ama önemli olan oraya vardığınızda yanınızda ne kadar ‘yol hikayesi’ taşıdığınızdır.
Hepimize, tadını çıkararak sürdüğümüz, anılarla dolu keyifli yolculuklar dilerim...