Samimiyet ne zaman sınıfta kaldı?

YAYINLAMA:

Hatırlarsanız, bir önceki yazılarımda vapurun kaçmasının aslında bize bir nefes alma molası sunduğundan, hayatın koşturmacası içinde camlardaki tozdan ziyade içtiğimiz kahvenin tadına odaklanmamız gerektiğinden bahsetmiştim. Ancak bugün, o kaçan vapurda yan koltuğumuza oturan yabancıyla bir selamı paylaşmaktan bile imtina eder hale geldik. Sanki görünmez bir zırh kuşandık ve bu zırhın adı: Duygusuzlaşmak.

 

Son yıllarda çevreme baktığımda, insan ilişkilerinde empatinin yerini hızla ‘çıkara dayalı’ bir protokolün aldığını görüyorum. Eskiden bir derdimizi anlattığımızda karşımızdakinin gözlerinde o sızıyı görebilirdik. Şimdilerde ise çoğu kişi, biz cümlemizi bitirmeden ‘Peki bu durum bana nasıl dokunuyor?’ ya da ‘Buradan bana ne fayda çıkar?’ hesabını yapıyor. Kendi çıkarlarımızı her şeyin, her duygunun ve her insanın üstünde tuttuğumuz bir "benlik imparatorluğu" kurduk. Peki, bu imparatorlukta gerçekten mutlu muyuz?

 

35 yaş eşiği: Yeni bir ‘tanışma’ yorgunluğu

Özellikle 35 yaşını devirenlerin o meşhur ortak cümlesini duyar gibiyim: “Yeni bir insanı tanımaya, kendimi baştan anlatmaya mecalim yok.” Gerçekten de öyle; sanki sosyal motivasyonumuzun pilleri bu yaşlarda zayıflamaya başlıyor. Artık derin bağlar kurmak, bir insanın ruhuna dokunmak için emek harcamak yerine; o yaşanan anı ‘sorunsuz ve keyifli’ geçirme derdine düşüyoruz. Kimse kimsenin yükünü omuzlamak, kimse kimsenin hikayesine ortak olmak istemiyor. Bağ kurmak yerine ‘takılmak’, dertleşmek yerine ‘vakit geçirmek’ önceliğimiz oldu.

 

Şimdi asıl o can alıcı soruyu kendimize sormanın vakti geldi: Eskiden daha samimi değil miydik? Bugün bizi bu hale getiren yaşın ilerlemesi mi yoksa toplumun gelmiş olduğu son güncel ilişkiler ve hayal kırıklıkları mı? Belki de her ikisi de... Yaşımız ilerledikçe heybemizde biriken hayal kırıklıkları, bizi yeni bir darbe almamak için savunma mekanizmaları geliştirmeye zorluyor. Toplumun hızla dijitalleşmesi ve ‘tüketim’ odaklı hale gelmesi de insanı, vitrindeki bir ürün gibi görmemize sebep oluyor. Beğenmezsek kaydırıyor, sıkılırsak siliyor, işimize gelmezse engelliyoruz. Duygularımız, dokunmatik ekranların soğukluğunda donup kalıyor.

 

Anı yaşamak mı, anı harcamak mı?

Anı yaşamak bugünlerde çok yanlış anlaşılan bir kavram haline geldi. Gerçekten o anın içinde olmak; yanındaki insanın gözünün içine bakmak, onun sessizliğindeki hüznü duyabilmek ve hiçbir karşılık beklemeden bir iyilik yapabilmektir. Biz ise anı yaşamak yerine anı harcıyoruz. Bir sonraki kareyi, bir sonraki çıkarı, bir sonraki ‘daha iyi’ seçeneği düşünürken elimizdeki samimiyeti kaybediyoruz.

 

Gelin, bugün bir değişiklik yapalım. Kendimizi korumak için ördüğümüz o duvarlardan bir tuğla çekelim. Karşımızdakine sadece ‘nasıl olduğunu’ sormak için değil, cevabını gerçekten merak ettiğimiz için yaklaşalım.

 

Vapurlar yine kaçsın, hayat yine aksın; ama ruhumuz o soğuk zırhların içinde kalmasın. Mutlulukla kalın...

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...