Hikmet ve hakikat

YAYINLAMA:

Hikmeti yüklenmiş, emaneti üstlenmiş bir iradenin ve aklın; yeniden, her an ve her dakika yenilenerek hayatiyet kazanması önemlidir. Bugün hakikat şudur ki; dijital seslerin ve yapay kelimelerin arasında neredeyse işitilemez hâle gelmişken, şiirin işlevi, yeniden şiirin konuşması elzemdir. Elbette her şiir zaten şiir değildir. Yalnızca yüreğini arıtmış, kelimelerini kalbinden seçmiş, secdeyle derinleşmiş bir şiirin hayata dokunmasından bahsediyoruz. Yürekten gelmeyenin, kuşkunuz olmasın ki dilden geldiği aşikârdır. Dilden dökülenler kalbe inmiyorsa, oradan bir eğitim almıyor, terbiye görmüyorsa ne o sözün, ne o kelamın ne de o şiirin bir anlamı olur. Söz etkisini, tılsımını dudaklardan dökülmeden kaybeder.

Şiir yalnızca sanat değildir. Aynı zamanda bir duruşu, bir inanışı ve bir kavlükararı gösterir. Mantığın evrensel diliyle kültürün milli dokusunu buluşturan şiir anlayışımız; edebî ifadelerin ötesindedir. Medeniyetin yeniden inşası için bir diriliş çağrısı üstlenmiştir. Nakış nakış kelimelere yüklenmiş olan anlam yüceliği, tevhidin asli anlamını kavrayarak gerçekleşir. Tevhidi anlam; bütünüyle varlık sebebinin sırrını anlamış, kim olduğunun idrakine ermiş, teslimiyet içinde hakikat denizinde boyanmış ve mevcudiyetinin sebep-sonuç ilişkilerinde gözünü kırpmaksızın "Bir" olan Allah’ta mukim kılmıştır. Bu yüzden şiirin hikmet oluşu, hem bireyin hem toplumun şahsiyetini inşa eder. Şiir düşündürür, sarsar, uyandırır ve tefekkür edilme fırsatları verir.

Doğru olanı söylemek, yalanı söylemekten zor olsa da insan ve insanlık için doğru olan her zaman doğrudur. Doğru, en ince damarlardan sızarak karakter oluşturur. Yalan ise yağmurlu güneş gibi geçici bir serap bırakır; gerisi çer çöpten ibarettir. Yalan alkış toplar ama korkaklık üretir. Hakikat yalnız bırakır ama şahsiyet doğurur. Bugün bize sadece estetik değil, hakikatin estetik sesi lazımdır. Bu ses, ne kuru bir didaktizme saplanmalı ne de sadece duyguların peşinden sürüklenmelidir. O ses; hikmetle yoğrulmuş, şiirle söylenmiş ve adaletle tartılmış bir sestir. Hakkı söyler, hakkı haykırır, adalete bağlı kalır ve hakikatin dışında hiçbir şeyi benimsemez. Ancak böyle bir ses, insanı ve insanlığı ihya edebilir. Bu ses tevhidi anlayışın sesidir. Şiir, hakikatin secdeye vardığı yerdir.

Her söz, içinde bir çekirdek taşır. O çekirdek ya hakikatin bir filizini verir ya da yalanın dikenini büyütür. Hayra koşanın üstünde tozlar; ellerinde ve ayaklarında elbette dikenler, pıtraklar bulunur. Kuşku yok ki yolculuk emaresi yorgunluğu, susamışlığı, uykusuzluğu, bitkinliği ve kirlenmişliği üzerinde gösterse de yol halinden dolayı bu türden haller mazur görülür. Bu yoldaki ısrar ve direnç, hem içte hem de dışta arınmayı sağlar. Çünkü yolcunun yoldaki işaretlere dikkat etmesi, hakikat denizinde yürümesine bağlıdır. Her attığı adımda, her hareketindeki zikzaklar lekelenmeyi de getirdiğinden; sıklıkla arınmak için secdeye kapanması, tövbe etmesi yani pişmanlık göstermesi önemlidir. Pişmanlık; aynı kusurları, hataları, ayıpları, günahları ve suçları bir daha işlememektir.

Şair, hakikat çekirdeğini eken kişidir. Bu yüzden şiir sadece estetik bir uğraş değil, aynı zamanda bir karakter mimarlığıdır. Eğer şair hakikati söylerse, onun şiiri hakikati özümseyen bir insan inşa eder. Ama şair yalancıysa, onun şiiri sahte bir kişilik, gösterişe tapan bir insan üretir. Sahtelikler dünyası; yapmadıklarını, inanmadıklarını ve yaşamadıklarını söyleyen yalancıların dünyasıdır. Yalancı şairin şiiri; gösterişi, tutkuyu, bencilliği ve nefsi körükler. Heva ve hevesleri pompalar. Nefsin tuzaklarını allayıp pullayarak insanın ömrünü perişan etmeye, yaratılış sırrını kaybetmesine yol açar. Şaşkın, şaşırmış ve sahtelikler içinde debelenmişlerin sonu elbette ki hüsrandır. Sözleri süslüdür ama içi boştur. Bu boşluk, dinleyenin içinde yankılandıkça insanlar yüzeyde kalır, derinleşemez. Yalanın tılsımı, nefsin hoşuna gittiğinden ve şeytanı da yardımcı gördüğünden ilk etapta etkilediği görülse de bu sahtelik geçicidir. Yalan, günah, ayıp ve kusur gibi hasletler kişilerin pişmanlıklarıyla doludur. Kişi hata yaptığında anında pişmanlığını yüreğinde hisseder. Yaptığı günahtan dolayı yüzü kızarır; "Neden yaptım ben bunu, bir daha yapmayacağım" gibi duygular içinden geçer. Neden bu haller kişide yankı bulur? Çünkü bireyin fıtratı yalanı, çirkinliği ve sahteliği asla kabul etmez.

Görüntüyle, süslü güzelliklerle, alkışlarla ve nefsin tuzaklarının hazırlandığı bu türden kalabalıklarla akıl ve irade sahibi şahsiyetlerin işi yoktur. Geçici olanlarla akıllı insan vakit kaybetmez. Vaktin insana verilmiş en kıymetli armağan olduğunu, onu boşa harcamaması gerektiğini kişi elbette bilir. Yok olacak olanlarla vaktin elden uçup gitmesine, hayra ve hakikate faydası olmayan işlerle meşgul olunduğundaki "eyvah"ların bir anlamı olmaz. Akıllı insan bu eyvahlarla ömrünü heba etmez. Bizim kültürümüzde, coğrafyamızda ve medeniyetimizde şiir, hakikatin sözcüsüdür.

Alkışlarla hayatlarını perişan edenlerin yalnızlıklar vadisinde boğulduklarını insanlık tecrübe etmektedir. Yalnızlıklar kuyusunda boğulmak istemeyen şahsiyetlerin, akıl ve idrak sahiplerinin geçici dünya heveslerini terk etmeye mecbur olduğunu söylemeliyiz. Sana emanet edilmiş bir ruhun, bir canın, bir aklın, bir gönlün, bir kalbin, bir bedenin, dahası bir ömrün var. Bu her insana bir emanettir ve geçici olarak verilmiştir. Vücudunda bulunan bütün uzuvların sana birer emanettir. Saçların, gözlerin, kulakların, dilin ve dudakların, ellerin ve ayakların da sana birer emanettir. “Güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa” der şair. Sayısız nimetin bize verildiğini ve birer emanet olduğunu bilen kişi, varlığıyla gururlanıp kibirlenir mi? Güzelliği ayağına pranga vurdurur mu? "Ben şöyleyim, böyleyim" diyerek böbürlenebilir mi? Kişi "güzel top oynuyorum, güzel şarkı söylüyorum, çok yakışıklıyım, çok güzelim" diyerek yaratılış sırrını bozabilir mi? "Ben çok zenginim; villalarda, yazlıklarda, en lüks arabalarda oturuyorum" diyerek hava atabilir mi? Asıl mülk sahibi kim, bir düşün bakalım.

Unutmayalım ki yalanla yoğrulmuş bireylerin oluşturduğu milletler; sahte kahramanlara, gösterişli söylemlere ve içi boş ideallere kolayca kanar. Adaletin yerini slogan, hikmetin yerini hastalıklar alır. Depresyonlar, korkular ve intiharlar çoğalır. İnsan idrak edebildiği düzeyde insandır. Oysa hikmete sözcülük yapan şair, yalanı değil gerçeği söylemeyi göze alır. Bu şair; övgüye değil doğruya, hakka ve hakikate bakar. Onun kelimeleri geçici alkışlara değil, kalıcı izlere dikkat eder. Mizanda işine yarayıp yaramayacağını tefekkür eder. Kutlu sözler ve kutlu şiirler hikmeti ifade ettiğinden, irfandan pay aldığından; insanın ruhuna dokunur, insanlara yön verir ve Allah’a yakınlaştırır. Böyle bir şairin şiiri, imanla beslenmiş bir duruş kazandırır. Bu, Hak divanında kutlu bir değer, kutlu bir ameldir. Böylelikle sözü doğru, özü sağlam ve duruşu vakur bireyler yetişir. Hakikatin izini süren, adaletin yanında duran, güzelliği samimiyetle yaşayan insanlar topluluğu oluşur. Mutlu bireylerden mutlu topluluklar; mutlu topluluklardan mutlu, huzurlu ve adil devletler ile medeniyetler meydana gelir. Bu yüzden şairin doğruluğu bir milletin kaderini belirler. Hayrı ve hakkı söyleyen şairler, Peygamber hırkasından nasibini almış olan şairleridir. Söz, ya bir milleti ihya eder ya da ifsat eder. Söz ya bir yarayı iyileştirir ya da yeni yaralar açar. Unutmayalım ki insan, varlık karşısında sustuğu anlarda bile içinden mutlaka bir şeyler söyler. Şimdiden Kadir gecemiz ve Ramazan Bayramımız mübarek olsun. Hayrı ve hakkı söylemek ve yaşamak, idrak sahibi her insanın ödevidir vesselam.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...