Savaş’ın tozu dumanı arttı, bu karmaşa ne söylüyor?
Ortalık toz duman; eh, toz dumanı analiz etmek de zor. Trump, İran’a Hürmüz’ü açması için yeni bir 48 saatlik ültimatom verdi; oradan başlayalım. Bir yandan İran’ın füze atış sayısında azalmadan bahsedilirken bu ültimatomun ne anlama gelebileceği konusunda çeşitli görüşler var.
YİNE YENİDEN ÜLTİMATOM
Kimisi ültimatomları tehdit zincirindeki bir halka olarak görüyor, ABD’nin her halükârda ve belki de süre dolmadan saldırmasını bekliyor. Bu görüşe göre ABD’nin el yükseltmekten fazla bir seçeneği kalmadı. Geri çekilmesi- ki kimse beklemiyor- Hürmüz’ün kontrolünün İran’a, Hürmüz’ü açık tutma pazarlığını Körfez ülkelerine bırakması demek ki bu İran’a çok büyük bir pazarlık alanı terk etmesi anlamına gelir. İran-İsrail savaşı halihazırda Lübnan, Yemen ve aynı ölçekte olmasa da Irak’a yayıldı, bu şartlar altında İran’ın sadece Körfez ile müzakere etmesi beklenemez, ABD ile yapacağı pazarlığın nükleer ayağına bağlı olarak ya İran, ABD’den İsrail’i de bir saldırmazlık paktına zorlamasını bekleyecektir, ya da Kuzey Kore gibi nükleer programını silahlandırmak dair daha saldırgan adımlar atacaktır. Dolayısıyla ABD, bugün için, kendi savaş amaçlarını en sınırlı biçimde yorumlamayı tercih etse dahi, İran ile içerisine Hürmüz pazarlığının da dahil olduğu bir pazarlık yapmadan ve bu pazarlığa İsrail ile Körfez’in uyma sözünü vermeden kolay kolay bu işten sıyrılamıyor. Tüm bu nedenlerle hazır İran’ın füze atış kapasitesi azalmış görünüyorken ve hala hava üstünlüğü ABD ve İsrail’deyken Washington’un Hürmüz’de veya İran’ın derinlerinde kritik bir operasyon için düğmeye basması, aynı anda da İsrail ve ABD’nin İran’ın stratejik enerji altyapısını tamamen ya da kısmen ortadan kaldırmak için yeşil ışık yakması bekleniliyor. Mashahr’a yapılan saldırının bu yönde yaklaşan saldırının öncülü olarak yorumlandığı, karşılığında Kuveyt ve Katar’a yapılan saldırılara benzer saldırılarla bir adım öne geçilmesinin talep edildiği İran’dan haber aktaranların yazılarına yansıdı. Nitekim pazar günü bu yazı yazılırken BAE ve Bahreyn’deki petrokimya tesislerine yönelik dron saldırıları meydana geldi.
HAVA ÜSTÜNLÜĞÜ HAVA HAKİMİYETİNİ ŞİMDİLİK GETİRMEDİ
Bu noktada bir diğer görüş şunu söylüyor. İran’ın füze kapasitesini sadece ateşleme sayısı üzerinden değerlendirmek yanlış. Hangi hedeflerin isabetli bir biçimde vurulduğunu ve dronları da hesaba katmak lazım. Keza İran’dan ateşlenen füze sayısının azalması İran’ın şimdilik bir yedekleme yaptığı anlamına da gelebilir. Çin’in İran füzelerinin yenilenmesini sağlamak konusunda kritik önemde katkıda bulunduğunu söyleyen raporlar var. NYT’nin haberine göre İran füze depolarını yer altındaki karmaşık bir tünel ağında saklıyor. Bu ağ ve yeraltı depoları hedef alınsa dahi İran tarafından hızla onarılabiliyor, depolanan füzeler de kamyonlarla bir noktadan diğerine hızlıca taşınıyor. Bu açıdan İran, ABD F15’ini, A10 Warthog uçağını ve eğer son iddialar doğruysa 2 helikopterlerini düşürmeyi başardı haberi çok önemli. Böylece İran, hava üstünlüğünün hava hakimiyeti anlamına gelmediğini göstermiş oldu. Dolayısıyla ABD’nin başlatacağı saldırının bazı zaiyatları beraberinde getireceği görüldüğü gibi, İran’ın saldırıya misilleme yapmayı beklemeden el yükselterek İsrail ve Körfez’deki kritik hedefleri vurması gerektiğini söyleyenlerin sayısı arttı. Gerçi, ABD, F15 uçağının İran topraklarında kayıp havacısını bir kara operasyonu ile kurtarmayı başardı. Bu ABD’nin İran derinliklerinde sınırlı hedefler dahilinde operatif olabildiğini gösteriyor- ki bu da Tahran için kötü haber. Çünkü ABD’nin hava üstünlüğüne karşı meydan okumanın tam anlamıyla ABD’nin operatif kabiliyetini engelleyemediği görünüyor. Kısaca el yükseltilip zaiyat üzerinden ceza kesilse de İran, Washington’u el yükseltme stratejisini bir sonraki adıma taşıma noktasında caydıramıyor. Caydırma için ya da tansiyonu düşürme için el yükseltme yapmak işe yaramayacağından, elde sadece el yükseltme için el yükseltme yani el yükseltip gelinen noktayı yeni pazarlık aşaması olarak kullanma eğilimi kalıyor.
MÜZAKERE ŞANSI PAZARLIK ŞANSI NEDİR?
Pazarlıklardan bahsetmişken, henüz pazarlık noktasına gelinmediği müzakerelerin karşılıklı reddedilmesinden anlaşılıyor. Gerçi İran, Hürmüz üzerinden bazı gemilerin geçişine izin vererek bölge devletleri ile bir pazarlık yapabileceği sinyali veriyor ve bugün bu pazarlığı şimdilik bazı devletler için ödül konumundaki sınırlı geçiş hakkı ile veriyor. Fakat bu pazarlıkların çok kolay ve ucuz olmasını bekleyemeyiz. İran bu vartayı nerede atlatacak şimdilik bilmiyoruz tabi, ama atlatırsa eğer, savaş tazminatları meselesinin bir kısmını Hürmüz ve Hürmüz’deki tartışmalı adalar üzerinden dillendireceği yeni statüko çerçevesinde çıkartmaya çalışacaktır. Bu arada İran; Pakistan-Mısır-Suudi Arabistan-Türkiye görüşmelerinden çıkıp Pakistan üzerinden Çin’e ulaşan uzlaşmayı reddetti. Şu an için “ateşkes”, “tansiyonu düşürme” ve “Körfez’i cezalandırmaktan vaz geçme” İran’ın işine gelen bir strateji değil. Daha önceki yazımızda da bahsetmiştik, İran’ın kaybetmeme stratejisi el yükseltmeye dayanıyor, dolayısıyla sahada İsrail’in saldırı gücü engellenmeden hiçbir ateşkes teklifine kolay kolay sıcak bakmayacaktır. Ayrıca, Çin’in arkadan İran’a “savaş aslanım” dediği pekâlâ iddia edilebilir. Öyleyse perde gerisinde ittiği sırtı, perde önünde durdurma inisiyatiflerini desteklemesinin ne anlamı var. Bunun sadece bir yüz kurtarma operasyonu olmadığı anlaşılıyor. Aslında Beijing, Ortadoğu’da yeni bir hattın kurulacağını, bu hattın Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye platformu üzerinden ilk sinyallerini verdiğini düşünüyor ve boşlamak istemiyor olabilir. Şu an için, herhangi bir ciddi taahhüt üzerinden bölgeye bulaşmayacak kadar akıllı ama İran’ın kaybetmeme stratejisinin- hele ABD bir yerlerde çekip giderse – çok işine yarayacağını biliyor.
ZARİF’İN MAKALESİ YENİ BİR ŞEY SÖYLÜYOR MU?
Tüm bu toz duman arasında Zarif’in Foreign Affairs dergisi için kaleme aldığı makale dikkat çekti. İran’dan görüş aktaranlar şu anda Zarif’in makalesindeki müzakere ve el düşürme karşılığında el düşürme olarak görebileceğimiz önerilerinin Tahran’daki hâkim görüşü yansıtmadığını düşünüyorlar. Büyük ihtimalle, fakat Zarif’in koyduğu şartlar (saldırmama garantisi ve Hürmüz’ün ticarete açılması gibi savaş sebebiyle eklenen hükümler hariç) savaş öncesi nükleer müzakerelerde masaya gelip giden şartlara çok yakın. Bölgesel bir uranyum zenginleştirme konsorsiyumu gibi, bölge ülkelerin çok hoşuna gidecek, ABD’nin ise hiç hoşuna gitmeyecek- dahası ABD’nin kabul etmeyeceği- şartları Zarif zikretmiş. Gelecek başkana pazarlık koşullarını ve kendini sınırlayan bir İran’a geri dönüş mümkün mesajının verilmesinin de önemsendiğini görüyoruz. Bu noktaların altı çizildiğinde makalenin Tahran’daki bir iç bölünmeyi yansıtmanın ötesinde bir anlamı olduğunu söylemek mümkün. Fakat, İran’daki mevcut hükümet şu anda toz-dumanın ABD ve İsrail’in gözünü kör edecek şekilde savrulması için her şeyi yaptığını, yakın dönemde yapacağını, biliyoruz.