Fatih Sultan Mehmet: Bilgi, kılıç ve imparatorluk aklı

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Fatih, yalnızca İstanbul’u fetheden padişah değildir; Hanefî-Sünnî fıkhı, Bayramî tasavvufu, Balkan-Ortodoks tecrübesi, Bizans-Roma mirası, antik tarih bilgisi ve ateşli silahlar çağının askerî teknolojisini tek bir imparatorluk projesinde birleştiren bir erken modern dünya hükümdarıdır.

GİRİŞ - KURBAN BAYRAMI VE BÜYÜK TÜRK: FATİH

Geçtiğimiz hafta içerisinde Kurban Bayramı’nı kutladık. Siz sevgili okuyucularımın ve sevdiklerimizin Bayramı mübarek olsun. Allah hepimize sağlık, huzur ve mutluluk versin.

* * *

Bayram haftası içinde 29 Mayıs 2026 Cuma Günü İstanbul’un Fethi’nin 573’üncü yıldönümüydü. İstanbul’un Fethi kendi başına çok önemli bir tarihi hadisedir ancak bu hadiseyi büyük yapan şey sadece fethin kendisi değildir. Fetih sonrasında Fatih’in İstanbul’u Üçüncü Roma’nın ya da Müslüman Roma’nın başkenti olacak şekilde yeniden imar etmesi ve Osmanlı Devletini bütün yönleriyle bir İmparatorluğa dönüştürecek stratejiyi tasarlayıp uygulamasıydı. Bu sebeple Fatih Sultan Mehmet’i yalnızca İstanbul’u fetheden padişah olarak anlatmak, onu küçültmek olur. Elbette İstanbul’un fethi, onun tarih sahnesindeki en büyük hamlesidir. Fakat Fatih’in büyüklüğü sadece bir şehri fethetmesinde değil, o fethi mümkün kılan zihinsel, askerî, diplomatik ve kurumsal terkibi kurabilmesindedir.

Bu yazıda size Türk tarihinin gördüğü en büyük devlet adamlarından Ebu’l Feth el-Gazi Sultan Mehemmed Hân-ı Sani’nin, yani Fatih Sultan Mehmet Han’ın, onu bir büyük kurucu yapan özelliklerini anlatacağım. Bir sonraki yazıda ise Fatih’in büyük enerjiyle giriştiği bu imparatorluk kurma stratejisinin maliyetlerini ve toplumda yarattığı olumsuz duyguları anlatacağım. Üçüncü yazı ise, nasipse, büyük Hükümdar’la muhayyel bir röportaj olacak.

Elbette ki, Fatih, Osmanlı tarihinin en ilginç şahsiyetlerinden biridir. Onu sadece “gazi padişah” olarak görmek eksiktir. Sadece “Rönesans’a meraklı entelektüel hükümdar” olarak görmek de eksiktir. Sadece “sert bir merkezî devlet kurucusu” diye anlatmak da yetmez. Fatih, bütün bu kimliklerin kesiştiği yerde durur: Hanefî-Sünnî fıkhını, Bayramî tasavvufunu, Balkan-Ortodoks tecrübesini, Bizans-Roma mirasını, antik tarih bilgisini, top teknolojisini, kuşatma mühendisliğini, diplomatik manevrayı ve imparatorluk hukukunu aynı tarihsel projede birleştirmiştir.

Bu nedenle Fatih’i anlamak için onun kişiliğinde toplanan farklı dünyalara bakmak gerekir.

BİR İMPARATORLUK ZİHNİNİN OLUŞUMU

Fatih’in hocaları arasında Molla Gürâni ve Akşemseddin öne çıkar. Molla Gürâni, ona şer‘î ilimlerin, fıkhın, disiplinli medrese aklının kapısını açmıştır. Akşemseddin ise yalnızca bir din âlimi değil, Bayramî geleneğin temsilcisi olarak Fatih’in zihninde fetih idealini manevî bir ufukla birleştiren isimdir.

Burada Hacı Bayram-ı Velî çizgisinin önemini unutmamak gerekir. Bayramîlik, ne kuru bir medrese dindarlığıdır ne de başıboş bir kalenderîliktir. Anadolu’nun şehirli, üretici, emekçi halk kesimlerinin melâmî ve tasavvufî irfanının merkezî devletle temas eden özel bir biçimidir. Akşemseddin üzerinden Fatih’e ulaşan bu damar, fetih idealine yalnızca askerî değil, manevî ve tarihsel bir anlam da kazandırmıştır.

Fakat Fatih’in zihnî dünyası bununla sınırlı değildir. Mara Hatun, yani II. Murad’ın eşi ve Fatih’in hayatında annelik mevkiinde bulunan Sırp prensesi, ona Balkan-Ortodoks dünyasına açılan bir pencere sunmuştur. Bizanslı ve Rum hocalar, İstanbul’un tarihini, antik Yunan mirasını ve Roma imparatorluk fikrini Fatih’in ufkuna taşımıştır. Rivayetler ne ölçüde ayrıntılı doğrulanabilir ayrı bir meseledir; fakat Fatih’in zihninde Büyük İskender, Jül Sezar ve Roma imparatorlarıyla kendisini mukayese eden bir tarih duygusu bulunduğu açıktır.

Bu yüzden Fatih’in zihni bir medrese odasına sığmaz. Onun zihni, Ankara’dan Edirne’ye, Bizans’tan Roma’ya, Balkanlardan İran’a, tasavvuftan fıkha, kuşatma teknolojisinden antik tarihe uzanan bir imparatorluk laboratuvarıdır.

KILICIN ARDINDAKİ BİLGİ

Fatih’in askerî dehası da bu entelektüel genişlikten ayrı düşünülemez. İstanbul’un fethi yalnızca cesaretle açıklanamaz. O fetih; mühendislik, lojistik, psikolojik harp, top teknolojisi, donanma hareketleri, diplomatik yalnızlaştırma ve stratejik zamanlamanın birleşimidir.

Fatih’in en önemli taraflarından biri ateşli silahlar çağının ne getirdiğini çok erken kavramış olmasıdır. Büyük toplar, yalnızca sur yıkmak için kullanılmamıştır. Fatih’in savaş anlayışı, klasik Ortaçağ süvari aristokrasisinin sınırlarını aşan yeni bir askerî düzeni sezmiştir. Yeniçeriler, onun döneminde yalnızca saray muhafızı veya seçkin piyade değil, ateş gücüne dayanan merkezî ordunun çekirdeği haline gelmiştir.

Bu açıdan Fatih’i sadece bir kuşatma komutanı olarak değil, erken modern savaş aklının öncülerinden biri olarak görmek gerekir. Yeniçerileri, 15. yüzyıl şartlarında disiplinli, merkezî, padişaha bağlı, ateşli silahlarla donatılabilir bir ağır piyade gücü halinde örgütlemesi, Osmanlı askerî tarihinin en kritik dönüşümlerinden biridir. Burada Roma lejyonlarıyla yapılan benzetme anlamlıdır. Elbette taktik yapı aynı değildir; fakat imparatorluk ordusunun omurgasını oluşturan profesyonel piyade mantığı bakımından ciddi bir benzerlik vardır.

Otlukbeli Meydan Muharebesi bu dönüşümün en açık örneklerinden biridir. Akkoyunlu Uzun Hasan’ın süvari ağırlıklı savaş gücü karşısında Fatih, merkezî ordu, topçu, tüfekçi piyade, tahkim edilmiş mevzi ve disiplinli savaş düzeniyle yeni çağın işaretlerini vermiştir. Bu, yalnızca bir zafer değil, savaş teknolojisinin toplumsal ve siyasal düzeni değiştirmeye başladığının da göstergesidir.

Bu bakımdan Fatih’in askerî dehası, Napolyonvâri meydan manevrasından çok daha farklıdır. O, teknolojiyi orduya, orduyu devlete, devleti ise imparatorluk siyasetine bağlayan bir hükümdardır. Kılıcı vardır; fakat o kılıcın arkasında hesap, mühendislik ve tarih bilgisi vardır.

İSTANBUL’U FETHETMEK DEĞİL YENİDEN KURMAK

Fatih’in büyüklüğünü asıl gösteren nokta, İstanbul’u aldıktan sonra yaptığıdır. Bir şehri fethetmek başka, onu imparatorluk başkenti olarak yeniden kurmak başkadır.

Fatih, İstanbul’u yalnızca ganimet olarak görmedi. Onu yeni Osmanlı imparatorluğunun merkezi yaptı. Ortodoks Patrikhanesi’nin devamına izin vermesi, bu açıdan basit bir hoşgörü jesti değil, derin bir imparatorluk siyasetiydi. Çünkü Fatih, Roma mirasına talipti. Kendini yalnızca Osmanlı sultanı olarak değil, Kayser-i Rûm olarak da konumlandırıyordu.

Bu tercih, onun çoğul dünyaları bir imparatorluk çatısı altında düzenleme iradesini gösterir. Müslümanlar, Ortodokslar, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar, Balkanlılar, Anadolu’dan getirilen zanaatkârlar, tüccarlar, ulema ve dervişler İstanbul’da yeni bir merkez etrafında yeniden tasnif edilecekti. Bu tasnif modern anlamda eşitlikçi bir vatandaşlık düzeni değildi. Ama klasik imparatorluk aklı bakımından son derece bilinçli ve etkiliydi.

Fatih’in medreseleri, kütüphanesi, sarayı, imar faaliyetleri, kanunnâmeleri ve sanat ilgisi de aynı projenin parçalarıdır. Gentile Bellini’ye portresini yaptıran hükümdarla, Kanunnâme-i Âl-i Osman’ı hazırlatan hükümdar aynı kişidir. Bir tarafta Rönesans Avrupa’sına bakan bir hükümdar vardır; diğer tarafta merkezî Osmanlı hukukunu kuran sert bir devlet adamı. Bu ikisi birbirine zıt değildir. Tam tersine Fatih’in şahsında birleşir.

Fatih’in dehası burada yatar: O, farklı mirasları yan yana bırakmamış, onları kendi merkezî iktidar projesinin içine almıştır. İslam hukukunu Roma imparatorluk fikriyle, Türk gaza geleneğini Bizans başkent tecrübesiyle, Bayramî maneviyatı devlet aklıyla, top teknolojisini merkezî orduyla, İstanbul’un tarihini Osmanlı’nın geleceğiyle birleştirmiştir.

BÜYÜK MAREŞAL BÜYÜK KURUCU

Fatih’in tarihin en büyük askerî şahsiyetleri arasında sayılıp sayılamayacağı elbette tartışmaya açıktır. Bu tür listeler her zaman subjektiftir. Fakat ölçütümüz yalnızca kazanılan savaşlar değil de, savaş teknolojisini kavrama, orduyu dönüştürme, stratejik hedef belirleme, diplomasi kullanma ve askerî zaferi kalıcı devlet kurumlarına dönüştürme ise Fatih’in yeri çok yüksektir.

Çünkü Fatih yalnızca muharebe kazanmamıştır. Haritayı değiştirmiştir. Sadece sur yıkmamıştır. Çağ değiştirmiştir. Sadece İstanbul’u almamıştır. Osmanlı’ya yeni bir imparatorluk kimliği vermiştir.

Bu yüzden Fatih’i bir cümleyle anlatmak gerekirse şöyle denebilir: O, bilgiyi iktidara, iktidarı savaşa, savaşı devlete, devleti de medeniyet iddiasına dönüştüren hükümdardır.

DÖNÜŞÜMÜN MALİYETİ

Elbette bu büyük kuruculuğun bir de bedeli vardı. Büyük imparatorluklar yalnızca fikirle, kılıçla ve hukukla kurulmaz; vergiyle, kamulaştırmayla, zorla, yerinden etmeyle ve toplumsal yorgunlukla da kurulur. Fatih’in ihtişamını anlamak için önce onun dehasını teslim etmek gerekir. Fakat onu gerçekten anlamak için bir sonraki soruyu da sormak zorundayız: Bu büyük imparatorluk aklının topluma maliyeti neydi?

İşte Fatih’in ardından Bayezid’in neden geldiğini anlamak için bu soruya bakmak gerekir. Bu da bir sonraki yazıya kalsın…

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...