Ganimet ekonomisinin sosyolojisi: Namuslu’dan Muhsin Bey’e Türkiye’de ahlakın değer kaybı
Türkiye’de popülist büyüme rejimi yalnızca siyasetçilerin halka dayattığı bir model değildir. Toplumun önemli bir kısmı da kısa yoldan sınıf atlama, ranttan pay alma, himaye ilişkileri içinde korunma ve üretmeden zenginleşme beklentisiyle bu rejime rıza göstermiştir. Bu yazıda enflasyonist politikalara rıza gösteren bu toplumsal yapının anatomisini dört Yeşilçam Filmi üzerinden anlatmaya çalışacağım.
GİRİŞ: HIZLI KENTLEŞMENİN YARATTIĞI KİMLİK SORUNU
Bir önceki yazıda Türkiye’nin kronik enflasyonunun yapısal köklerini tartışmıştık. Temel iddiamız şuydu: Türkiye’nin kronik enflasyonu, para politikasının teknik hatalarından çok, potansiyel büyüme hızını artırmadan fiilî büyüme hızını zorlayan tarihsel-siyasal büyüme rejiminin sonucudur.
Bu yazıda ise aynı meselenin toplumsal zeminine bakacağız. Çünkü popülist büyüme rejimi yalnızca siyasetçilerin halka dayattığı bir model değildir. Toplumun önemli bir kısmı da kısa yoldan sınıf atlama, ranttan pay alma, himaye ilişkileri içinde korunma ve üretmeden zenginleşme beklentisiyle bu rejime rıza göstermiştir. Başka bir ifadeyle, “ganimet ekonomisi” yalnızca yukarıdan kurulmamış; aşağıdan da talep edilmiştir.
Bu toplumsal rızanın kökleri hızlı ama çarpık kentleşme sürecinde aranmalıdır. Türkiye’de milyonlarca insan tarım ekonomisinin normatif ahlakıyla şekillenmiş olarak köyden ve kasabadan kente taşındı. Fakat bu kitleler sanayi ve kent ekonomisinin gerektirdiği meslek, hukuk, sözleşme, zaman disiplini, liyakat ve anonim kurumlar dünyasına yeterince dahil edilemedi.
Burada köylü insan kötüdür, kentli insan iyidir gibi kaba ve yanlış bir ayrım yapmıyoruz. Mesele insanın ahlaki değeri değil, içinde yaşadığı üretim biçiminin normatif ahlakıdır. Tarım ekonomisinin ahlakı aile, akrabalık, komşuluk, cemaat, yüz yüze denetim, yerel itibar ve kişisel sadakat üzerine kuruludur. Kent ve sanayi ekonomisinin ahlakı ise meslek, uzmanlık, sözleşme, hukuk, liyakat, vergi ahlakı, zaman disiplini ve kurumsal güven ister.
Türkiye’de sorun şu oldu: Köyün dayanışması çözüldü; ama kentin hukuku ve meslek ahlakı yeterince kurulamadı. İnsanlar şehirde yaşamaya başladı, fakat çoğu zaman köy-kasaba normlarıyla var olmak istedi. Normal şartlarda bu mümkün değildir. Fakat hemşeri ağları, cemaatler, siyasi patronaj ilişkileri, belediye düzenleri ve mafyatik yapılar, insanların kentte üretime katılıp köy-kasaba ilişki biçimleriyle yaşamaya devam etmesine imkân verdi. Böylece kentleşme arttı, fakat kentlileşme aynı hızla gelişmedi.
YEŞİLÇAM’DAN DÖRT FİLM: NAMUSLU BANKER BİLO UYANIKLAR DÜNYASI VE MUHSİN BEY
1980’ler Türk sineması bu dönüşümü çok erken fark etti. Namuslu, Banker Bilo, Uyanıklar Dünyası ve Muhsin Bey bu değişimin dört güçlü aynasıdır. Bu filmler sadece komedi veya dram değildir; Türkiye’de insan tipinin değişimini anlatan sosyolojik belgelerdir.
Banker Bilo’da köyden kopan insanın sınıf atlama hayali vardır. Bilo saf, iyi niyetli, emeğiyle hayatını kurtarmak isteyen Anadolu insanıdır. Almanya’ya gitmek, çalışmak, para kazanmak, sevdiğine kavuşmak ister. Bu hayal aslında masumdur. Fakat kurumsal bir yolla, eğitimle, meslekle veya düzenli emek piyasasıyla değil; aracı ve simsar üzerinden kurulmuştur. Maho, Bilo’yu ve köylüleri Almanya’ya götürme vaadiyle kandırır; onları Almanya yerine İstanbul’a bırakır.
Maho yalnızca bir dolandırıcı değildir. O, yeni dönemin erken “uyanık” tipidir. İnsanlara emekle değil, kestirme yoldan kurtuluş satar. Bilo’nun trajedisi ise şudur: Köyden çıkmıştır, ama kentin kurumlarına sahip değildir. Hayali büyüktür, ama bu hayali koruyacak mesleki donanımı, hukuki bilgisi ve kurumsal güvencesi yoktur. Bu yüzden sınıf atlama arzusu dolandırıcının eline düşer.
Uyanıklar Dünyası ise adından itibaren bir dönemi özetler. Film sanatsal derinlik bakımından Namuslu veya Muhsin Bey kadar güçlü olmayabilir; fakat ismi bile Türkiye’nin 1980 sonrası ahlak iklimini anlatmaya yeter. Artık dünya uyanıkların dünyasıdır. Ayakta kalmak için dürüst olmak değil, uyanık olmak gerekir.
Buradaki uyanıklık zekâ veya pratik beceri değildir. Kuralın etrafından dolaşma, hukukun açığını bulma, fırsatı koklama, devletle yurttaşlık ilişkisi değil ganimetten pay alma ilişkisi kurma hâlidir. Uyanık adam meslekle yükselmez; bağlantıyla yükselir. Kuruma güvenmez; adamını bulur. Sözleşmeye dayanmaz; araya tanıdık sokar. Hakkını hukukla değil, himayeyle arar.
Bu insan tipi modern kent toplumunun yurttaşı değildir. O, kentte yaşayan ama kentli ahlakı içselleştirmemiş ara tiptir. Ne köyün eski dayanışmasını tam taşır ne de kentin hukuk ve meslek disiplinini benimser. Bu yüzden uyanıklık, ahlakın yerine geçen bir hayatta kalma stratejisine dönüşür.
Namuslu bu dönüşümün en sert ahlaki hicvidir. Şener Şen’in canlandırdığı Mutemet Ali Rıza Bey, dürüst, sıradan, borçlu ama namuslu bir memurdur. Paraya tamah etmez. Esnafa borcu vardır, evinde itibarı yoktur, karısı, kaynanası ve oğlu tarafından bile ciddiye alınmaz. Çünkü yoksuldur, dürüsttür ve “beceriksiz” görünür.
Bir gün işyerinin maaş paralarını bankadan aldıktan sonra hırsızlara kaptırır. Fakat çevresindeki kimse ona inanmaz. Herkes parayı Ali Rıza Bey’in çaldığını düşünür. İşin trajik tarafı şudur: Ali Rıza Bey dürüst olduğu sürece hor görülür; hırsız sanıldığı anda saygı görmeye başlar.
Bu filmde toplumun ahlaki terazisi tersine dönmüştür. Dürüstlük erdem değil, enayilik sayılır. Yoksulluk ahlakın bedeli değil, beceriksizliğin işareti kabul edilir. Paraya nasıl ulaşıldığı değil, paraya ulaşılmış olması önem kazanır. Namuslu’nun acı dersi budur: Bir toplumda namuslu insan hor görülüyor, hırsız sanılan insan saygı görüyorsa, orada yalnızca ekonomi değil, ahlak da krizdedir.
Mutemet Ali Rıza Bey eski kamu ahlakının son temsilcilerindendir. O kaybettikçe toplumun ahlaki kaybı görünür hale gelir. Çünkü Ali Rıza Bey’in yenilgisi, yalnızca bir memurun yenilgisi değildir; emeğin, sabrın, kanaatin ve namusun yenilgisidir.
Muhsin Bey ise bu hikâyenin estetik ve duygusal doruk noktasıdır. Şener Şen’in canlandırdığı Muhsin Bey eski İstanbul terbiyesine, Türk musikisine, meslek ahlakına ve sanat zevkine bağlı bir organizatördür. Urfa’dan İstanbul’a gelen Ali Nazik ise şöhret olmak, kaset çıkarmak ve piyasaya girmek isteyen yeni dönemin insanıdır.
Muhsin Bey’in dünyasında sanat, usul, terbiye, emek ve meslek vardır. Ali Nazik’in dünyasında ise şöhret, arabesk piyasa, görünürlük ve hızlı yükselme arzusu vardır. Burada Ali Nazik’i şeytanlaştırmak doğru olmaz. O da dönemin çocuğudur. Taşradan gelmiştir, tutunmak ister, yükselmek ister, görünmek ister. Fakat onu biçimlendiren dünya artık Muhsin Bey’in dünyası değildir.
Muhsin Bey’in yenilgisi, eski şehir ahlakının arabeskleşmiş piyasa kültürü karşısındaki yenilgisidir. Şehir artık zarafeti, ölçüyü, meslek ahlakını ve sanatsal terbiyeyi değil; hızlı şöhreti, piyasa dilini ve tüketilebilir görünürlüğü ödüllendirir. Muhsin Bey’in yalnızlığı, aslında bir medeniyet tarzının yalnızlığıdır.
Bu dört filmi birlikte düşündüğümüzde Türkiye’nin sosyolojik dönüşümü daha açık görünür. Banker Bilo’da sınıf atlama hayali dolandırıcının eline düşer. Uyanıklar Dünyası’nda kurnazlık yaşama stratejisine dönüşür. Namuslu’da dürüst insan hor görülür, hırsız sanılan insan saygı görür. Muhsin Bey’de eski şehir ve meslek ahlakı piyasa kültürüne yenilir.
GANİMET EKONOMİSİ
İşte ganimet ekonomisinin sosyolojisi budur. Modern refah arzusu vardır; fakat modern refahı üreten kurum, meslek, hukuk, eğitim, verimlilik ve üretim ahlakı yeterince oluşmamıştır. İnsanlar Mercedes’i görür, ama Mercedes’i üretecek mühendislik ve sanayi disiplinine dahil olamaz. Villayı görür, ama onu finanse edecek sermaye birikimi, tasarruf ve verimlilik rejimini kuramaz. Şöhreti görür, ama mesleğin ve emeğin sabrını içselleştiremez.
Bu yüzden kısa yol cazip hale gelir: devlet kadrosu, belediye ilişkisi, imar rantı, vergi affı, kamu ihalesi, kredi genişlemesi, sosyal yardım, cemaat bağlantısı, hemşeri ağı, mafyatik koruma ve siyasi sadakat. Toplumun önemli bir kısmı da bu düzene razı olur; çünkü bu düzen ona meslek ve liyakatle değil, bağlantı ve himayeyle yükselme ihtimali sunar.
SONUÇ: ENFLASYON AYNI ZAMANDA AHLAK EROZYONUNUN SONUCUDUR
Sonuçta enflasyon yalnızca fiyatların değer kaybı değildir. Türkiye’de enflasyon aynı zamanda emeğin, sabrın, mesleğin, namusun ve liyakatin değer kaybıdır. Para değer kaybederken ahlak da değer kaybetmiştir. Toplum, Mutemet Ali Rıza Bey’i değil Maho’yu; Muhsin Bey’i değil uyanık adamı ödüllendirmeye başlamıştır.
Bu yüzden enflasyonla mücadele yalnızca Merkez Bankası’nın işi değildir. Enflasyonla mücadele aynı zamanda üretim ahlakını, kentlilik bilincini, meslek saygısını, liyakati ve hukuk devletini yeniden kurma mücadelesidir. Çünkü bir toplumda fiyat istikrarı ile ahlaki istikrar birbirinden tamamen bağımsız değildir. Paranın değerini korumak için önce emeğin, mesleğin ve namusun değerini yeniden kurmak gerekir.