Vaktini bekleyen bilgi

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Vaktini bekleyen bilgi güçtür. İnsan aradığı bilgiye kavuşabilir. Ancak onu uluorta söylemek yaymak yerine vaktini beklemek en doğrusudur. Çünkü bilgi vaktinden önce söylenirse itibarı düşer. Vaktinden sonra söylenirse değersiz kalır. Zaman ve bilgi iki unsur denge içinde birbirini besleyen vakit ile mayalanan bir kavramdır. Bilginin günümüzde büyük bir güç olduğundan bahsediliyor. Evet bu doğrudur. Onca bilginin bir borudan faş edercesine ortalığa döküldüğü günümüzde bu nasıl mümkündür denilebilir? Vakitsizce öten horozun başı kesilirmiş ya onun gibi de bilgi hak ettiği zamanda ortaya çıkmalıdır.

DEVLET VE BİLGİ

Özellikle günümüzde devletler arasında istihbarata dayanan bilgiler güç unsurudur. Önceden bilinen ama yeri geldiğinde stratejik unsur olarak kullanılabilecek bilgi her zaman bir diğer devlete üstünlük sağlar. Bir süredir ABD başkanı Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dizdiği övgüleri tuhaf karşılayan, hatta alaya alıp acaba ne verdik, diyenler de oldu. Hala da oluyor. Ama kimse şunu düşünmüyor; ya Türk devleti elde ettiği bir bilgiyi bir süredir kullanıyorsa. Kim bilir? Elbette bizler bilemeyiz. Çünkü istihbarat çok karışık bir kavramdır. İletişimde bilgi, karşı tarafın elini güçlendiren en değerli şeydir bugün. Ayrıca devletlerin konumunu etkileyen çok kıymetli bir silahtır. Evet bilgi bugün aynı zamanda silahtır. Barut kokmaz ama havayı koklamanıza yardımcı olur. Havanın nereye gideceğini nasıl bir hal alacağını anlamanıza yardımcı olur.

BİLGİ VE DİPLOMASI

Diyalog ile iletişimde ilerlemek her zaman daha az maliyetlidir. Çünkü savaş yani zaiyat vermek en son istenen şeydir. Esas olan hakikat düzleminde de acı ve gözyaşına mahal bırakmadan sorunları iletişimle halletmektir. Bu nedenle bugün artık istihbaratla çok güçlü devletler savaşa girmeden karşı tarafı etkisiz hale getirebilirler. Bilgi elde etmenin günümüzde çok farklı yolları var artık. Eskiden ajanları insanların peşine taktığınız gibi bugün bu tür istihbarat işleri siber alemde yürütülüyor. O yüzden bilgi ve teknoloji birbirinden ayrılmaz bir güç haline gelmiştir. Ne kadar kıvrak iletişim yeteneğiniz olursa olsun günümüzde siber yoluyla bilgi elde edebilmek en büyük güçlerden biri haline gelmiştir. Bu yüzden de devletlerin kendi siber güçleri, kadroları ve kendilerine ait teknolojileri olmak zorundadır. Teknoloji evrenseldir sözü burada anlamını yitiriyor. İstihbarat çalışmalarında evrensellik diye bir şey olamaz.

DİJİTAL KÖLELİK

Bugün uluorta dolaşan her malumat bilgi değildir. Bilgi değer kazanmış altın terazisinde tartılan bir unsurdur. Bilgi için emek, çaba ve vakit harcamak gerekir. Birinden edindiğin ortada dolaşan her şeye bilgi gözüyle bakmak insanı rezil eder. Bilginin ağırlığı vardır. Herkesin de eline geçemez, geçmek istemez. Bugün hakikat ötesi dediğimiz bilginin bağlamından koparıldığı, insana hiçbir yararı olmayan her görüntünün, her yazının, her söylenenin tüketim nesnesi haline getirildiği zamandayız. Hakikatin silikleştirildiği hatta yok edildiği dijital ötesi bir zamanın içinde esir kaldık. Kendi benliğimizi keşfetmemizi yarayan bilgiyi bulmak, anlamak için çaba gösteremiyoruz. Bunun için bize biçilen bir vakit var onun içinde oyalanıp durmamız isteniyor. Çünkü hakikat keşfedilsin istenmiyor. Sistemlerin bugün en korktuğu şey dijital çağın içinde esir tutulan bizlerden birinin bile uyanmasıdır. Buna izin vermemek adına anlamsızlığa sürüklenen insanın, bizim için anlam ürettiklerine inanmaktır zaten. Uyuşturulmuş bir nevi dijital kölelikte vaktini bekleyen bilgeler yaratılmasın diye bunca uğraş.

ADEMİN ELMASI

Bilgi hakikatten kopmuş bir yasak elma gibidir. Onun sırrına ermek için dünyaya düşmüş insanoğlunun tek ve büyük mücadelesi, bu sırrın peşinde vaktini değerli kılmaktır. O yüzden bilgi ve vakit çok değerlidir. Bugün hakikatin peşine düşenler cihadın bir yüzünü yerine getiriyorlar demektir. Zira günümüzde bilgi için emek harcamak vaktini doğru kullanmak insanın kendi hakikatini inşa etmek demektir. Bu inşa süreci de zaten bu yasak elmanın varoluşunu insanın varoluşuna bağlayan kaderin peşine düşen, o alemin içindeki yerini keşfetme macerasıdır. Yoksa salt bilgi ne ola ki?

16 SATIR 

Kelimeleri bul

Arada kalan kelimelerden çıkar yazgını. Geçmişte kalan satırları bir bir hatırla. Sorgula kendini, sorgula ki geleceğe yeni kelimeler yazabilesin. Eskinin kitapları şimdi bir kıymetli oldu ki sorma. Çünkü bugün betonlara gömdüğümüz izlerimizi takip edemiyoruz. Ne geriye ne de ileriye bir kelime kalmadı. Eski kitapların içindeki bilgeliğin sularına dalmak istiyoruz hepimiz. İsyanımız, feryadımız bunca ilaçların zihnimizdeki tahribat bundan. Eskiyi eskittik ve yeni bir yeni inşa edemedik. Saçılan ortalıkta bir kelime bile yok ki, toplayasın hasat etmek için toprağa gömesin. Tohumluk bir kelime bile bırakmadık. Matrisin içinde sersem edildik, sağa sola savrulduk. Hiçbir yere kök salamadık. Her yerde gibiyiz ama hiçbir yerdeyiz. Kaderimizi sildik sayılar uğruna. Banknotlardan başla binaların sayısına kadar yol var. Hep bir terk etme dile pelesenk olmuş. Bir yazgın bile yok. Silinip gideceksin hiç yaşamamış gibi. Korkmadan kitabın ortasından gir. Bir yerden başlamalıyız. Taş kalpleri yıkmak için kelimeleri bulmak lazım. Yazgıdan kaçmak çare olsaydı kelimeleri yok ederdi insanlık bunca zaman. Hepimize emanet edilmiş kelimeler var. Kitabın ortasından gir ve düş peşine. Yazgını yaz kelime kelime. Öyle yaz ki; sayılar bile secde etsin insana. Şeytana bak! Kelimeleri elimizden almaya yemin etmişken ey insan, kitabın ortasından saçılan nuru gör ve peşinden git kelimelerin.

ARTI EKSİ

Artı

Hayat aslında çok sade

Engelli yaşam merkezinde her gün engelli bir genç sabah yürüyüşüne çıkan bir ağabeyi bekliyor. Sabah yürüyüşlerine her gün çıkan bu mahalle sakini yürüyüş için engelli yaşam merkezinin yanındaki parkı seçiyor. Park ve yaşam merkezi arasında bir duvar var. Ağabey dediğim bu beyefendi altmış beşlerinde fit biri. Yaşam merkezinde eğitim aldığını tahmin ettiğim genç ise yirmilerinde yok. El ele tutuşup konuşan bu ikilinin sohbetlerine ben de sportif yürüyüşüm sırasında şahit oldum. Ağabey gence; “gelmez olur muyum? Elbette yarın da geleceğim” diyordu. Engelli genç ise üst üste tekrarlayarak soruyordu ağabeyin gözlerinin içine bakarak; “Beni seviyor musun? Yarın gelecek misin? Ağabey cevap veriyor; “Seni sevmez miyim? Seni seviyorum evlat, yarın da geleceğim, tamam mı?” Şahit olduğum bu diyalog içimi sımsıcak etti. Hayat çok sadece ve huzur da işte böylesine bir iletişimde saklı.

Eksi

Fenerbahçe sahili içkili mekân

Ailelerin genelde yaz akşamları gelip dinlendiği yiyeceğini, içeceğini getirip keyif yaptığı bir yerdir Fenerbahçe sahil tarafı. Ancak neredeyse ailelerin hemen hemen çoğunda bir alkollü içki servisi var. Çocuklarının yanında evde de içtiklerinden zaten dışarıda da içmeyi abes görmüyorlar. Eminim bunu bir medeniyet olarak gören bu tayfa aslında alkolün kontrol edilebilir bir şey olmadığını bildikleri halde bunu bile bile yapmaları büyük çelişki. Çocuklarını bu şekilde yetiştiren ailelerin topluma maalesef yarardan çok zararı var. Alkol şişede durduğu gibi durmaz diyoruz ama anlatamıyoruz. Kamusal alanda içilebilmesi ayrıca bir yanlış zaten. Ülkemizde bu konudaki kanunların daha sert olması gerekiyor. Eksiden geliyoruz.

DIŞ DÜNYADAN

Almanya’nın IDF güzellemesi

Almanya İsrail terörizmi ile arasına kesinlikle mesafe koyamıyor. Şimdi de IDF kadın askerileri güzellemesi yapıyor. Almanya’nın Berlinler gazetesine üç IDF sözüm ona kadın asker röportaj vermiş. Neymiş asker olmak kimliklerinin bir parçasıymış. Bu haberde kullanacağım her asker kelimesi için şimdiden sizden özür diliyorum. Çünkü gazete öyle kullandığı için yazıyorum. Aşk, barış, sevgi üzerine şiirler düzen batı konu İsrail ve çıkarları olunca bir şekilde kahramanlaştırma öne çıkıyor. Dünyanın en modern ordusuna sahip olduklarını söylerken gazete aman aman iyi ki biz modern değiliz diyorum. Biz gelişmiş ve geçmişten gücümüzü alan bir orduyuz şükür. İsrail her kelimeyi iğdiş etmeyi çok iyi başarıyor. O yüzden hep diyorum ya kavramlara dikkat diye. Bu arada makalede Siyonizm kelimesi hiç geçmiyor. Ama İsrail’in 7 Ekim’den sonra uyguladığı soykırımı (tabi onlar savaş diyor) Yahudiliğin bir gereğiymiş gibi anlatıyor. Tüm Yahudileri içine alarak bunu yapması daha da korkunç zaten. Berliner Gazetesinden Carlona Tunk’a sormak isterdim gerçekten bu haberi yaparken ne hissettin diye. Muhtemelen kendisi de Siyonisttir. Bu arada Windows dikkat ettiniz mi hiç bilmiyorum ama Siyonist yazarken bu kelimenin altını çiziyor. Çünkü özel isim olarak almamı ve büyük harf kullanmamı istiyor.

Kadınlara özel muamele yokmuş

1990'larda İsrail ordusunda pilot olma hakkı için mücadele etmek üzere davasını Yüksek Mahkemeye taşıyan Alice Miller ‘in davası bugün kadınların önünü açmış. Artık pilot olabiliyorlarmış. Ne garip bizim kadınlarımız 30’lardan beri pilot oluyorlar zaten. Bunların modern dediği şeye bakın. Bir diğer dönüm noktası ise 2016 yılında, erkekler için zorunlu askerlik hizmetinin azaltılmasıyla ordunun muharebe ve istihbarat birimlerinde daha fazla kadına ihtiyaç duymasıyla yaşanmış. Bir kadın askerin ifadesine göre bu durum büyük bir değişime yol açmış. Daha önce istihbarat pozisyonlarının yüzde 80'i erkekler tarafından doldurulurken, kadınların oranı şimdi yaklaşık yüzde 80 civarındaymış. 7 Ekim ve ardından gelen savaş diyor gazete, yaklaşık yüzde 80 konusundaki tartışmayı nihayet sona erdirmiş; çünkü kadınların cesaret ve kahramanlıklarına dair sayısız anlatım toplumu ikna etmiş. (Bak sennn).

Bu üç kadının ifadesine göre, İsrail'de sivil hayatta insanlara sıklıkla sorulan ilk soru şuymuş: "Nerede görev yaptınız?" Askerlik yapmayanlar genellikle toplumun tam anlamıyla bir parçası olduklarını hissetmezlermiş. Yani katil olmak bunların hayat felsefesi. Hak ve batılın galip olacağı o gün için yemin etmemiz gerekiyor. Yoksa bu yamyamlar sürüsü her yeri kene gibi saracak.

PERİSKOP

Harward Yeditepe’den daha mı Müslüman?

Harward Üniversitesi mezuniyet töreninde başörtülü Müslüman bir kız öğrenci dakikalarca süren nun suresini okudu. İnsanlar; öğrenciler, akademisyenler, veliler yöneticiler yüzlerce kişi huşu içinde dinledi. Bu manzarayı hepimiz sosyal medyadan gördük. Bizlerin de için huzur buldu. Ama gelin görün ülkemizde ülkede yüzde 99 Müslüman diye bildiğimiz yerde bir vakıf üniversitesinin mezuniyet töreninde “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” olan ayetini pankarta taşıdığın taşlanıyorsun. Neden? Hep dediğimiz gibi ülkemizde sayısız yere yerleştirilmiş Siyonizm Truva atı vardır. Öyle hadi İsrail’e savaş açalım. Kurtaralım Filistin’i demekle olmuyor. Nedeni şu; kurumların başındakiler Siyonist ondan. Hem de azılı Siyonist. Ülkemizin yüzde ellisi belki Müslümandır. Diğeri de zaten bizden değildir. Çünkü insanların birbirine saygısı olmalı. Hatta tahammülü olmalı. Sanırsınız ki burası müstemleke ülkesi. Ne münasebet? Mezuniyet törenleri özellikle Kuranı Kerim tilaveti ile açılmalı artık. Özellikle dini hassasiyeti olan vakıf üniversitelerimizin törenlerde Kuranı Kerim’e yer verilmeli. Maddi kaygılarla iş yapan vakıf üniversitelerini samimi bulamam.

Ne ricacı ne seyirci, masadaki Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı 

Siyaset Bilimi Uzmanı - Sinem Bayar

Son dönemde küresel siyasetin fay hatları o kadar hızlı ve sert kırılıyor ki, sabah uyandığımızda kendimizi yepyeni bir jeopolitik gerçekliğin içinde buluyoruz. Ezberlerin bozulduğu, eski ittifakların sorgulandığı bu fırtınalı iklimde, Türkiye’nin son NATO zirvesindeki o kararlı, ne istediğini bilen ve masaya ağırlığını koyan "çıkarma" niteliğindeki duruşunu hep birlikte izledik. Televizyon ekranlarında, haber bültenlerinde anlık geçişlerle gördüğümüz o üst düzey diplomatik temaslar, aslında sıradan birer protokol karesi ya da vitrin süslemesi değil; bu kadim toprakların güvenliğinin ve küresel gücünün dosta düşmana tescillendiği tarihi birer dönüm noktasıdır.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. İçeride zaman zaman "NATO’nun bize ne faydası var?" ya da "Kendi göbeğimizi kendimiz kesemez miyiz?" türünden sığ, anlık öfkelerle şekillenen tartışmalara şahit oluyoruz. Elbette geçmişteki hayal kırıklıklarını hatırlayıp duygusal reflekslerle bu soruları sormak kolaydır ama devlet aklı ve jeopolitik gerçeklik asla duygusallık kaldırmaz. Bugün NATO şemsiyesinin altında olmak, Türkiye için lüks bir dış politika tercihi değil, bu coğrafyanın önümüze koyduğu kaçınılmaz bir stratejik zorunluluktur. Etrafımız kelimenin tam anlamıyla bir ateş çemberi. Kuzeyde Karadeniz’i ısıtan bitmek bilmeyen istikrarsızlıklar ve büyük güçlerin savaşı, güney sınırımızda yıllardır her fırsatta hortlatılmaya çalışılan terör koridoru çabaları, Doğu Akdeniz’deki enerji kavgaları ve Ege’deki kronik gerilimler... İşte tüm bu çok cepheli kaosun tam ortasında Türkiye, sırtını dünyanın en büyük, en kurumsallaşmış askeri ittifakının caydırıcı gücüne yaslıyor. NATO’nun ülkemizdeki varlığı ve bizim bu ittifakın karar mekanizmalarının tam merkezinde yer almamız, potansiyel tehditlere karşı daha en başından bozulan oyunların en büyük teminatıdır.

Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var ki, asıl gurur duyulması gereken, üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken yer tam olarak orası. Bu ilişki asla tek taraflı bir minnet ya da sığınma ilişkisi değil. Türkiye, NATO’nun sadece sınırları korunan pasif bir üyesi değildir; aksine ittifakın ayakta kalmasını, sınırlarının güvenliğini sağlayan en güçlü, en hayati taşıyıcı kolonlarından biridir. İttifakın en büyük ikinci askeri gücünden bahsediyoruz. Üstelik bu gücü sadece sayısal asker çokluğuyla da ölçmemek gerekir. Kore’den Kosova’ya, Afganistan’dan Akdeniz’deki seyir ve enerji hatlarının güvenliğine kadar NATO’nun nerede bir barış, huzur ve istikrar operasyonu varsa, orada Türk askerinin sarsılmaz disiplini, saha tecrübesi ve hepsinden önemlisi insani duruşu vardır. Avrupalı müttefiklerin sadece kâğıt üzerinde planlar yaptığı kriz anlarında, sahaya inip fiilen sorumluluk alan yegâne aktör yine biz olduk.

Dahası, son yıllarda yerli ve milli savunma sanayiinde yazdığımız o muazzam destan, Türkiye’yi masada "ricacı" konumundan çıkartıp doğrudan "kural koyucu" pozisyonuna yükseltti. Bugün semalarımızda uçan İHA ve SİHA’larımız, kendi tersanelerimizde inşa ettiğimiz savaş gemilerimiz ve geliştirdiğimiz yerli hava savunma sistemleri sadece bizim sınırlarımızı korumakla kalmıyor; NATO’nun doğu ve güney kanadının güvenliğini de doğrudan tahkim ediyor.

Ankara’nın onayı olmadan ittifakın genişleyemediğini, kritik stratejik kararlar alamadığını tüm dünya bir kez daha çok net bir biçimde gördü. Bu durum, Türkiye’nin küresel ligde ne kadar büyük ve vazgeçilmez bir aktör olduğunun en somut, en net ilanıdır.

Günün sonunda şunu çok iyi idrak etmek gerekiyor: Güçlü bir Türkiye, NATO’yu daha güçlü, daha gerçekçi ve anlamlı kılar; güçlü bir NATO içindeki aktif Türkiye ise kendi milli çıkarlarını küresel ölçekte çok daha rahat, çok daha cesurca savunur. Son diplomatik çıkarma bir kez daha göstermiştir ki, Türkiye olmadan ne Avrupa’nın güvenliği tam olarak sağlanabilir ne de NATO bölgesel krizlere etkili bir cevap verebilir. Biz bu ittifakın kenarda köşede kalmış bir parçası değiliz; biz yorulmak bilmeyen ordumuzla, jeopolitik dehamızla ve bölgesel gücümüzle bu ittifakın ta kendisiyiz. Kendi öz gücümüzün ve tarihsel sorumluluğunun farkında olarak, geleceğe çok daha kararlı ve vakur adımlarla yürümeye devam edeceğiz.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...