Oyuncular ve seyirciler
İşin içinde misiniz yoksa dışında mı? İş ve sosyal hayat bakımından çok önemli bir ayrıntı bu. Hangi alanda olursa olsun işin içinde olmanın hem sorumluluğu hem de maddi ve manevi getirileri daha yüksektir.
Bir toplantı masasında, sorumluluğu üstlenmeden fikir söylemek, eleştirmek ve eksikleri görmek kolaydır. Oysa işi üstlenip uygulamaya geçtiğinizde şartlar, insanlar, imkânlar ve beklenmedik sorunlarla karşılaşırsınız. Benzer biçimde kıyıdan bir geminin yönünü ve hızını değerlendirmekle, o geminin içinde olup rüzgârla, dalgayla ve değişen şartlarla yol almak aynı değildir. Dışarıdan bakan sonucu görür; içinde olan ise süreci yaşar, karar verir ve sorumluluğunu taşır.
İşin dışında değerlendirmek kolaydır. Asıl olan işin, hayatın ve sorumluluğun içindeyken gelişmek ve derinleşebilmektir. İş dünyasına bakıldığında üst düzey yöneticilerin önemli bir bölümünün işin farklı aşamalarından geçerek yetiştikleri ve işin içinde yoğruldukları görülecektir. Yani seyirci olmaktan çok oyuncu olmayı, belirleyici olmayı tercih etmişlerdir. İşi yaşayarak, ayrıntılarını görerek ve sorumluluk alarak yönetmek gerçek hâkimiyeti getirir.
Liderliğin vazgeçilmez özelliklerinden birisi de işin, ekibin, olayın içinde yer almaktır. Liderin her ayrıntıyı bizzat bilmesi gerekmez. Ancak işin özüne, ekibine ve sürecin kritik noktalarına hâkim olması gerekir. İşten ve uygulamadan uzaklaştıkça gelişmeye ve değişime yön verme gücü de zayıflar. Liderlik, her işi yapmak değil; yapılan işi anlayacak kadar içinde olmak, doğru soruları sormak ve gerektiğinde sorumluluk almaktır.
Aynı biçimde ailede olup bitenleri uzaktan izleyen, işleri, ayrıntıları genellikle eşine bırakan, buna karşılık bu konularda çok konuşan kişiyi büyük olasılıkla mutsuzluk bekler. Çünkü aile hayatında da sorumluluğu paylaşmadan yalnızca değerlendiren tarafta olmak, zamanla insanı hayatın kendisinden uzaklaştırabilir.
Elini taşın altına sokmadan konuşanların örneğini hayatın pek çok alanında görürüz. İşi götüren ekibin içinde, etrafında, karşısında birçok kişi vardır ve durmadan konuşurlar. Sporda da yüzlerce hatta binlerce izleyiciye karşılık birkaç oyuncu vardır. Oyuncular koşar, yorulur, başarı ya da başarısızlık yaşarlar. Ama onlardan çok seyredenler konuşur. Bazen seyirciler hızlarını alamaz ve dahil olmadıkları oyun, ter dökmedikleri müsabaka, sorumlu olmadıkları sonuç için kavga ederler.
O halde kendimize sormamız gereken soru şudur: Hayatımızda ne kadar oyuncuyuz, ne kadar seyirciyiz? İşimizde, işin özünde, uygulamasında var mıyız, yok muyuz? Evde olup bitenlerle ne kadar ilgiliyiz? Belki de en önemlisi, kendi duygusal dünyamızda olup bitenlere ne kadar duyarlıyız?
Eski bir söz vardır: “İş yapanlar eleştirilir, iş yapmayanlar eleştirir.” Çoğumuz, işin yürütülmesinde yer almadan etrafında olmayı, sorumluluğunu almadan yapanı eleştirmeyi tercih ediyoruz. Üstelik bu eleştirilerde yeni çözüm modelleri üretmek yerine yapılanların yanlışlığından öteye gidemiyoruz.
Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun bir işi üstlenip sorumluluğunu aldığımızda tüm ayrıntılara hâkim olmak gerekir. İşi yaşamadan, işin ayrıntısına inmeden, operasyonun içinde yer almadan başarı beklemek zordur. Bu bakımdan eğitim-öğretim sürecindeki öğrencilerin, iş ortamındaki genç yöneticilerin yaşayarak öğrenmeleri gerekli ve önemlidir. İşin dışında kalarak kendi kendimize gelişmek ve derinleşmek gerekli ama yeterli değildir.
Dünya sahnesinden gelip geçen milyonlarca insana bakıldığında seyircilerden çok oyuncuların akılda kaldığı, belirleyici olduğu, eser bıraktığı görülecektir. Başarılı kişilerin, kendilerinden çok diğerlerini düşündükleri ve başkalarına büyük faydaları olduğu unutulmamalıdır.
Hayatın hangi alanında olursa olsun, izleyenlerden çok sorumluluk alanlar, konuşanlardan çok yapanlar, seyircilerden çok oyuncular iz bırakır. Belki de zaman zaman kendimize sormamız gereken soru çok basittir: Hayatın neresindeyiz; tribünde mi, sahanın içinde mi?