Yapay zekâ uyum sancısı
Türk iş dünyasında uzun zamandır hissettiğimiz ama yüksek sesle söylemekten çekindiğimiz bir gerçek var: Teknolojiyi tüketmekte usta, onu kurumsal genlerimize entegre etmekte ise oldukça ağırdan alan bir yapımız var. Genç Yönetici ve İş İnsanları Derneği’nin (GYİAD) İş Kuleleri’nde tanıttığı yeni vaka kitabı “Dönüşümün Öncüleri – İş Dünyasında Yapay Zekâ Dönüşüm Hikâyeleri” tam da bu kırılma noktasında karşımıza çıkıyor.
GYİAD’ın bu yıl 40. yaşını kutlarken yayımladığı bu beşinci vaka kitabı, Özgül Topkan Koruyan liderliğinde hazırlanmış. Kitap; mobilyadan gıdaya, hukuktan makine üretimine, tekstilden perakendeye kadar uzanan yelpazede 12 farklı iş liderinin yapay zekâ entegrasyonu sürecindeki gerçek, süslenmemiş deneyimlerini aktarıyor. GYİAD Başkanı Başak Öğütken Çetinkaya’nın da vurguladığı gibi, ortada "kusursuz bir başarı reçetesi" yok; aksine denemeler, hatalar, kaygılar ve yeniden çizilen rotalar var.
Peki bu çalışma bize Türkiye iş dünyasının yapay zekâ karnesi hakkında ne söylüyor? Metindeki veriler ve aktarılan vakalar ışığında üç temel başlığı analiz etmek gerekiyor.
MASADAKİ ÇELİŞKİ: YÜZDE 62’LİK SESSİZ MAJORITY
Metinde paylaşılan GYİAD’ın “Yapay Zekâ Döneminde Yükselen Nitelikler” araştırması son derece çarpıcı bir gerçeği yüzümüze vuruyor: Türkiye’deki çalışanların yüzde 62’si iş yerinde yapay zekâ araçlarını hiç kullanmıyor.
Hatta kullananların yüzde 93’ü de bu teknolojiyi sadece "arama motorunun biraz daha akıllısı" niyetine, bilgi edinmek ve araştırma yapmak için tercih ediyor. Çalışanların yarısı günlük işlerinin otomatize edilebilir olduğunu düşünürken, yüzde 57’si kurumlarında bu konuda bir politika olup olmadığından bile habersiz.
Bu durum bize şunu gösteriyor: İş dünyamızda yapay zekâ devrimi şu an için "tavandan tabana" tam anlamıyla yayılabilmiş değil. Bireysel merakların veya dönemsel heveslerin ötesine geçip kurumsal bir kültüre dönüşmekte zorlanan bir süreçle karşı karşıyayız.
KONFOR ALANINDAN ÇIKMA CESARETİ
Başak Öğütken Çetinkaya’nın şu tespiti meselenin özünü özetliyor: “Geçmişte doğru olanın bugün aynı sonucu vermeyebileceğini görebilmek...”
Bir şirketin yıllardır tıkır tıkır işleyen düzenini, alışılmış karar alma mekanizmalarını ve insan kaynağı disiplinini yeni bir algoritmik sisteme açması kolay değildir. Kitapta yer alan 12 ismin (Kütahya Porselen'den Yataş Grubu'na, Wefood'dan Tellioğlu Gıda'ya kadar) ortak paydası, değişimin kapıyı çalmasını beklemek yerine değişimi bizzat kendi şirket kültürlerine davet etmiş olmaları.
Yapay zekâ dönüşümü teknik bir yazılım güncellemesinden ibaret değildir; bir yönetim zihniyeti değişimidir. Geleneksel kaslarımızı kaybetmeden, yarının gerektirdiği esnekliği göstermek bugün hayatta kalmanın ana koşulu haline geldi.
"TAM OTOMASYON" DEĞİL "İNSAN VE TEKNOLOJİ DENGESİ"
Son dönemde en çok tartışılan "Yapay zekâ insanı işsiz mi bırakacak?" korkusu, bu tür saha deneyimleriyle anlamlı bir zemine oturuyor. Dönüşümü sahada başlatan liderlerin deneyimleri, yapay zekânın insanı ikame eden değil, insanın potansiyelini katlayan bir araç olduğunu doğruluyor.
Otomatikleştirilebilir angarya işlerden kurtulan insan kaynağının; strateji, yaratıcılık, empati ve kriz yönetimi gibi kaslarını geliştirmesi gerekiyor. Kitabın sunduğu vakalar da bu dengenin nasıl kurulabileceğine dair somut örnekler sunuyor.
GELECEĞE NOT: BEKLEYEN DEĞİL BAŞLATAN KAZACAK
GYİAD’ın başlattığı Vaka Kitapları serisi (2017’deki Formül Sosunda ile başlayan ve Kendi Hikayesini Yazanlar, Yeni Neslin Rotası, Başaranlar Kulübü ile devam eden yolculuk), Türkiye'nin genç girişimci ve yöneticilerinin hafızasını tutması açısından kıymetli.
Dönüşümün Öncüleri, raflarda duracak teorik bir akademi metni değil; dijital dönüşümün labirentlerinde yolunu aramaya çalışan her ölçekteki işletme için bir navigasyon niteliğinde. Gelecek, yapay zekâdan korkanların ya da onu körü körüne yüceltenlerin değil; onunla birlikte dönüşmeyi göze alanların olacak. Bu kitap bir kılavuz
***
SİNEMANIN EN TEHLİKELİ TAKINTISI KÖKLER GEÇMİŞ VE SOY

Korku sineması yıllardır insan psikolojisinin en karanlık odalarında dolaşır. Bizi karanlıktan, bilinmeyenden ya da canavarlardan öte en çok ürküten şey ise her zaman içimizden, genlerimizden gelen o kaçınılmaz mirastır. İşte vizyona giren ya da duyurulduğu andan itibaren sinemaseverlerin merakını cezbeden Soy filmi, tam da bu temeli hedef alarak karşımıza çıkıyor: Soyağacımızın derinliklerine gizlenmiş karanlıkla yüzleşmek.
Başrollerini paylaşan Farah Zeynep Abdullah ve Barış Arduç, Türk sinemasında ve televizyonunda güçlü ekran kimlikleriyle tanınan iki isim. Ancak onları tipik bir dram ya da romantik hikaye yerine yüksek gerilimli bir korku-gerilim atmosferinde izlemek, filme dair beklentiyi bambaşka bir seviyeye taşıyor.
Farah Zeynep Abdullah, duygu geçişlerindeki ustalığı ve karakterin psişik kırılmalarını yansıtmadaki hüneriyle filmin psikolojik yükünü sırtlıyor. Geçmişin gölgeleriyle yüzleşen, kendi köklerinin getirdiği lanet mi yoksa miras mı olduğu belirsiz sırları çözmeye çalışan karakterinde gösterdiği performans, izleyiciyi klostrofobik bir zihinsel labirente hapsediyor.

Diğer tarafta Barış Arduç ise karizmatik ve sakin duruşunun ardına gizlenmiş tekinsizlik duygusunu oldukça başarılı bir dengeyle sunuyor. Karakterinin rasyonel dünya ile mantık sınırlarını zorlayan bu "soy" hikayesi arasındaki sıkışmışlığı, ekran karşısındaki seyircinin de kendisini sorgulamasına neden oluyor. İkilinin ekran uyumu, korku türünde sıkça karşılaştığımız sığ karakter dinamiklerinin aksine hikayeye duygusal ve dramatik bir derinlik kazandırıyor.
Filmin anlatı yapısı sadece ucuza kaçan "sıçratma korku" (jump scare) unsurlarına dayanmıyor; aksine mekan kullanımı, tekinsiz ses tasarımı ve yavaş yavaş tırmanan atmosferik gerilim ön planda. Aile içi sırlar, kuşaktan kuşağa aktarılan psikolojik ya da doğaüstü yükler işlenirken, "Geçmişten ne kadar kaçabiliriz?" sorusu filmin ana izleğini oluşturuyor.
Sonuç olarak Soy, popüler isimlerin varlığına sırtını yaslamakla kalmayıp, Türk korku sinemasının alışılagelmiş cin ve büyü temalı kalıplarının dışına çıkarak psikolojik ve soyut bir gerilim alanı yaratmayı başarıyor. Hem Barış Arduç ve Farah Zeynep Abdullah'ın dinamik performansları hem de kurgunun yarattığı o karanlık merak duygusu, filmi bu sezonun kaçırılmaması gereken yapımlarından biri haline getiriyor. Köklerinize bakarken bir kez daha düşünün; çünkü bazen geçmiş, sadece geçmişte kalmaz.
GÜNÜN SÖZÜ: NİCELİK DEĞİL NİTELİK