Coğrafî kavramlar üzerinden millî kimlik kargaşası

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Dil, insanlar arası iletişimin en güçlü aracı olmasının yanında, bireyin dünya görüşünü de belirleyen bir işleve sâhiptir. Dil, bu işlevi kelimeler ve kavramlar üzerinden yerine getirir. Fikrî genişlik, duygu derinliği, düşünce zenginliği sonucu birbirine yakın anlamlı kelimeler ortaya çıkar. Bu kelimeler, içerdikleri duygu ve düşünce nüanslarına göre müstakil kavramlar hâline gelirler. Bu kelimeleri ve kavramları bilen ve düşünce sistemine alan kişilerin zihin haritalarında oluşan çağrışımlar, o kişilerin bir konuyu reaktif bir yapıyla ele alabilmelerini sağlar. Kavram, reaktörde parçalanmış bir atom gibi ışıldama yaratır ve aydınlanma sağlar.

Ancak bu aydınlanma, tıpkı nükleer gücün tahribat ve yıkım gibi kötü amaçlarla kullanılması gibi, çağrıştırdığı olumlu anlamın aksi istikâmetinde de olabilir. Kullanılan kavramların işlev istikâmetleri de kavramların bulunduğu dilin dışındaki diller tarafından yönlendirilebilir. Bu yönlendirmenin aygıtı da çeviri ve tercümedir.

Yukarıda soyut bir içerikle anlatmaya çalıştığım konunun somut örneklemesini coğrafî kavramlar üzerinden yapmak istiyorum.

ORTA DOĞU – UZAK DOĞU

Pusulada dört ana yön olmasına rağmen, dünya siyâseti Doğu-Batı mücâdelesi ekseninde şekillenmektedir. Bunun tek istisnâsı Amerika Birleşik Devletleri’ndeki iç savaşta görülen Kuzey-Güney mücâdelesidir ki, o da Batı’nın kendi içinde bir “ara yön” gibi kavramsallaştırdığı bir olgudur.

Bunun yanında “Doğu” kavramı, Avrupa’nın Greenwich’e göre daha da batısında bulunan Fas’ı bile içine alır. Fas’ın içinde bulunduğu toprakların “Batı” kavramında görüp göreceği nasip ancak “Batı Afrika” olarak tanımlanmaktır.

Avrupa merkezli dünya görüşü, “Batı” kavramını kendi tekeline almıştır. Onca eleştiri fitilini kendi ateşlemesine rağmen, Batı dünyâsı “ötekileştirme” operasyonunu bir kavramlaştırma ustalığı ile tetikçileri üzerinden yapmakta ve “medenî” olma karinesine halel getirmemeyi başarmaktadır.

“Doğu”, Avrupa’nın tekelindeki “Batı”ya en fazla “Orta Doğu”su ile yaklaşabilmektedir. Zirâ Avrupa’nın dini olan Hristiyanlık bu topraklarda doğmuştur. Bu “Orta Doğu” kavramı, Doğu’nun kendi icat edip kendi amaç ve menfaatlerine hizmet etmesi için kullandığı kavramsal bir aygıt değildir. Aksine ölçüsünün Batı’da alınıp Batı’da dokunan kumaşlarla Batılı terzilerin diktiği bir elbisedir. Doğu, bu elbisenin kendi sosyokültürel ve sosyopolitik yapısına, ihtiyaçlarına uyup uymadığını düşünmeye henüz fırsat bile bulmuş değildir.

Doğu, güneşin doğup aydınlığın başladığı yön olmanın karizmasını, dikilen bu “Orta Doğu” elbisesinin astarında kaybetmiştir.

BATI NERESİDİR? 

 Doğu’ya kendi biçtiği elbiseyi giydiren ve onu, “Orta” ve “Uzak” şeklinde kombin edilmiş döpiyes olarak kullanan Batı’nın sınırlarını coğrafî ölçümlerle çizmek mümkün değildir. Hatta imkânsızlığın ötesinde, bu, “Batı” kavramının anlam yapısına ters düşmektedir. Zira günümüzde en çok kullanılan harita kurgusunda sıfır meridyeni İngiltere’nin Greenwich şehrinden geçmekte ve Birleşmiş Krallığın küçük bir bölümü, İspanya, Portekiz ve Fransa’nın batı kıyıları hâriç, Avrupa’nın tamâmı Doğu yarım kürede yer almaktadır. Yâni “Doğu”, Avrupa’nın tam da ortasındadır.

Oysa “Batı dünyâsı” denildiğinde kastedilen coğrafya, Avrupa’dan başlayarak Atlantik Okyanusu’nu aşmakta ve Kuzey Amerika’dan dolaşıp Japonya’yı da içine almaktadır. Yaygın haritaya göre dünyânın en doğusunda bulunan bölgenin güney yarım kürede kalan kısmı da – Avustralya ve Yeni Zelanda – “Batı dünyâsı”na dâhil edilirken, Güney Amerika’nın ne kadar “Batılı” olduğu bol su götüren bir hamurdur.

GREENWICH’İN DOĞUSU

Konuyu Greenwich üzerinden ele alırken, “Eski Greenwich”e değinmek de gerekir. Vaktiyle dünya, Roma İmparatorluğu hâkimiyetinde iken Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılan dönemde, Roma’nın “doğusu”, “batısı”na üstünlük sağlamış ve hayâtiyetini devam ettirmiştir. Doğu Roma (Bizans) hâkimiyetinin sağladığı üstünlüğün bir göstergesi olarak İstanbul’un bugünkü Sultanahmet Meydanı’na “Milyon Taşı” diktirmiştir. Bir bölümü İstanbul’un işgâli sırasında İngilizler tarafından kırılıp götürülmüş olsa da, varlığını hâlâ sürdürmekte olan bu taş, Doğu Roma’nın merkezini göstermenin yanında, dünyânın siyâsî merkezinin burası – o zamanki adıyla Konstantinapol – olduğuna da işâret etmektedir. Tıpkı şu anda ABD’deki okullarda kullanılan haritalarda Amerika kıtasının ya da Japonya merkezli bir anlayışta Japonya’nın dünya haritasının ortasına konması gibi. Yâni bu taşın merkez alarak yapılacak bir haritada bütün siyâsî kavramlar değişecektir. Orta Doğu kavramı ortadan kalkacak. Uzak Doğu bile “Doğu” olmakta çıkıp, siyâsî anlamda belki “Batı Asya” olarak anılacaktır.

AVRUPA NERESİDİR?

“Batı” kavramının hâkimiyet ve üstünlük karizmasının avantajlarını elinde tutan Avrupa’nın siyâsî sınırları konusunda samimiyetinin test edilmesi gerekmektedir. Örneğin “Orta Doğu”yu kendisinden ayrı bir bölge olarak görmektedir. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine mâzeret olarak Orta Doğu ile sınırdaş olmak istememeleri gösterilmektedir. Oysa ki, Orta Doğu’nun tam ortasında kurulan İsrail, bir “Batı” devleti olarak muamele görmektedir. Örneğin Avrupa Yayın Birliği EBU’nun (European Broadcasting Union) düzenlemekte olduğu Eurovision Şarkı Yarışması’nda İsrail’in bulunması bu muamelenin bir göstergesidir. Azerbaycan, Kazakistan gibi ülkelerin de bu yarışmaya katılmaları ise, dağılan Sovyetler Birliği’nin mirâsından kalan kontenjandır.

Batı’nın bu “merkez” olma kompleksi, coğrâfi olarak sâdece yönler değil, kıta Avrupası’nın yüzölçümüne de yansımıştır. Avrupa merkezli haritalarda Hindistan, Avrupa’nın neredeyse yarısı kadar gösterilmektedir. Dünyânın iki boyutlu düzleme aktarılmasında doğan boşluklar Avrupa’nın lehinde kullanılmakta ve Avrupa, olduğundan büyük gösterilmektedir.

KAVRAMLARLA ÇİZİLEN SINIRLAR

Yukarıdaki bağlam temelinde devam edersek, Batı’nın hâkimiyeti altına aldığı dünyâda başarılı bir kimlik kargaşası meydana getirdiği ve bunun devam ettirdiği söylenebilir. Bu devam ettirmesinin en önemli sebeplerinden biri, Doğu’nun henüz bu kurgunun farkında olamamasıdır. Konuyu Türkiye ölçeğinde örneklendirmek daha açıklayıcı olacaktır. Benim de mezunu olduğum Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin (ODTÜ) Türkiye’nin siyâsî merkezinde kurulmuş olması mânidardır. “Milyon Taşı” ile yakın bir târihe kadar dünyânın merkezi olan İstanbul ve bu topraklar, artık sâdece Orta Doğu’nun merkezidir. Üç tarafı daraltılmış sınırlarla çevrili Anadolu topraklarında yaşayanların zihinlerinde oluşturulmaya çalışılan sınırlar, ODTÜ ile “taçlandırılmıştır”.

Batı’nın coğrafî sınır tanımadan küresel olmasının karşısında Doğu, sâdece Batı’nın tespit ettiği ve kendisinden uzak tutmaya çalıştığı, ama sömürmekten de vazgeçmediği bölgesel bir yerdir. Bu sınırlama, kendi topraklarını “Orta Doğu”nun bir parçası olan ülkelerin insanlarında dar ve sınırlı bir dünya görüşü yaratmaktadır. Bu insanların konuştukları dil ne olursa olsun, bu bölgeyi kendine uzak görüp hâlde kendi koyduğu “Orta Doğu” ismi ile sınırlandırıp sömüren Avrupa’nın dilinden tercüme edilerek “yerelleştirilen” bu kavram, cetvelle çizilmiş sınırların yanında, kelimelerle çizilmiş sınırlar var etmektedir. Bunun yanında Batı, Orta Doğu’da kendine âit bir şey gördüğünde bu bölge için “Babil” kavramını kullanmayı tercih etmektedir.

Bu bölgenin insanları kendi yaşadıkları toprakları “başka bir yerin doğusu” olarak görmekten rahatsızlık duymamakta ama, bunun farkına varamadıkları için bir kimlik belirsizliği ve kargaşası yaşamaktadırlar. Bu durum, anne-babasının koyduğu, nüfus kâğıdında yazan isminin dışında bir isimle tanınan ve çağrılan bir kişinin, belli bir süre sonra soyut anlamda kimliğini kaybetmesine benzetilebilir. 

 

 

 

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...