Sefa Yalçın / Profesyonel Direksiyon Eğitmeni
Maalesef sosyal yaşam alanlarımızın kalabalığından kaynaklanan, yıllara göre nüfusumuzun artması ve nüfus ile birlikte sosyal yaşam alanlarının daha yoğunlaşması akabinde yollarımız da bu yükten payını aldı. Geçmiş yıllardaki şartlarımız ve şimdiki zamandaki şartlarımıza rağmen maalesef saygı, sevgi ve anlayışın ne tarafa doğru evrildiğini biraz mercek altına alıp değerlendirmek istedim.
Malumunuz üzere İstanbul'umuz, bütün sınıf ve statüleri atlayarak, metropol ve megapol gibi tabirleri ve tanımları aşarak büyük ve küresel bir şehir haline dönüştü. Ancak bir dünya kenti olmanın getirdiği artılarıyla birlikte, değişip dönüşen dünya düzeninin içerisinde biz de olumlu ve olumsuz etkilere maalesef maruz kaldık.
Rakamların Dili: 2000’lerden 2026’ya Ne Değişti?
Şöyle bir geçmişe göz atıp değerlendirdiğimizde, yaşı 40 olan okurlarımızın çok rahat hatırlayabileceği üzere, 2000'li yıllarda ülke nüfusumuzun yaklaşık 65 milyon civarında olduğunu göz önünde bulundurursak ve istatistik verilerde İstanbul'umuzda 1 milyon 563 bin civarında motorlu taşıtın olduğunu değerlendirirsek karşımıza çıkan tablo bugünden çok farklıydı.
Geldiğimiz 2026 yılında ise ülke nüfusumuzun 86-90 milyon aralığına ulaştığını, İstanbul'daki araç sayısının ve genel trafik yükünün ise katlanarak büyüdüğünü göz önünde bulundurduğumuzda, aradaki bu makas farkını ve buna bağlı olarak sosyal değer yargılarının ne tarafa doğru evrildiğini net bir şekilde görebiliyoruz.
Trafikte maalesef üzülerek söylüyorum ki, neden bu kadar tutarsız, saygısız ve insanların birbirine karşı tahammülsüz olduğunu biraz mercek altına alıp değerlendirmek istedim.
Arşivlerde Kalan Güzel Sahneler ve Kamu Vicdanı
2000'li yıllara şöyle bir göz attığımızda, o zamanki yıllarda yollarda çok değişik sahneler hatırlıyorum. İnsanlar trafik polislerinin, kolluk kuvvetlerinin herhangi bir ceza yaptırımında, durdurup ikaz etmelerinde çok naif tavırlar sergilerdi. Hatırladığım arşivlere baktığımda da gördüğüm çok hoş sahneler var: Farkında olmadan hata yaptıklarında sürücülerin, bir şekilde yaptıkları hatayı kabul edip özür dileyerek hem kamu vicdanından hem de oradaki kolluk kuvvetinden, polis memurundan o an itibariyle özür dileyerek cezayı kabul edip tekrar yoluna devam ettiğini hatırlıyorum.
Tabii 2000'li yıllarda nüfus göz önünde bulundurulduğunda ve İstanbul'un nüfusuna orantılı olarak araç trafiğinin, motorlu taşıt sayısının daha az olmasına rağmen; o dönem yollarımız daha saygın, daha anlayışlı ve sosyal yaşama daha yakışırdı. En önemlisi de bu köklü tarihimize, bizlere, alicenap, misafirperver ve yardımsever milletimize yakışır nitelikteydi.
Sosyo-Kültürel Bir Sorgulama: Refah Artarken Hoşgörü Neden Azaldı?
Evet, ne oldu da 2000'li yıllarda yollarımızın daha az, teknik şartlarımızın daha zayıf olmasına rağmen birbirimize daha saygılı, daha tutumlu ve daha anlayışlı bir toplum iken; 2000'li yılların sonundan gelip ulaştığımız 2026'larda bambaşka bir profile büründük?
Nüfusumuzun çoğalması ile birlikte imkan ve şartlarımızın daha refah bir seviyeye yükselmesine, yollarımızın kalitesinin artmasına ve daha konforlu araçlarda seyrediyor olmamıza rağmen, ne yazık ki trafik terörünü inşa eden bir toplum haline geldik. Bunun birçok psikolojik ve sosyolojik sebebi var ama biz konuyu sosyo-kültürel açıdan değerlendirmeye çalışalım:
Eski Yardımlaşma Ruhu: Normalde trafikte bir kaza olduğunda, herkes kendisini parçalayıp yardım edecekken, elinden gelen bütün imkanları seferber edip kazaya müdahale etmek için çırpınırken; Günümüzün Tahammülsüzlüğü: Bugün gelinen noktada "Yol verdin, yol vermedin" diyerek, "Sinyal verdin, sinyal vermedin" diyerek cinayetlere varana kadar sonuçlanan kavgalarla bambaşka bir tarafa doğru evrildik.
Refah seviyemiz ve teknolojimiz yükselirken, insani değerlerimizi ve trafikteki tahammül sınırımızı aşağıya çekmek bizlere yakışmıyor. Unutmayalım ki, direksiyon başındaki duruşumuz, toplumsal medeniyet seviyemizin en net aynasıdır.