Yeni Birlik Gazetesi Röportaj “BÜTÜN ÜNVANLARIM ALINSA GERİYE GÜLPERİ KALIR”

“BÜTÜN ÜNVANLARIM ALINSA GERİYE GÜLPERİ KALIR”

Dünya Arp Kongresi’ne Türkiye’de üretilen arplarla katılmaya hazırlanan Zeynep Öykü’nün en büyük ünvanı artık sanatçılık değil: “Her şeyden geriye Gülperi kalır”.

RÖPORTAJ: Berfin Güldoğan

Arp sanatçısı Zeynep Öykü, Türkiye’de arp üretmeye uzanan sıra dışı hikayesini, kadın olmanın yükünü, sanatın kusursuzlukla ilişkisini ve yapay zekâ çağında insan emeğinin değerini anlatıyor. Zeynep Öykü ile YeniBirlik okurları için sanatın, üretmenin ve hayatta geriye ne bırakacağımızın izini sürdük.

Siz bir sanatçısınız. Arp üretiyorsunuz, konserler veriyorsunuz. Uluslararası alanda Türkiye'yi temsil ediyorsunuz. Ve bu yaptığınız işi yapan insan sayısı çok nadir. Çok niş bir iş yapıyorsunuz. Peki bugün, en çok sanatçı kimliğini mi yakıştırıyorsunuz kendinize, yoksa size zanaatkar/üretici mi demeliyiz? Nasıl yorumlarsınız Zeynep'i?

Ne yazık ki eleştiriye çok alışkın bir insanım çünkü hayatımda yaptığım her şeyle ilgili her zaman eleştiri görerek yaşadım. Sadece saçım için bile mesela olumsuz yorumlar gelir. Ama ben kendimi bildim bileli hep farklıydım ve farklı olmanın bir dezavantajı da onunla yaşamayı öğreniyor insan. Hep canım ne istiyorsa onu yapan bir insan oldum. Aslında var olmayı sevdiğim şekilde var oluyorum. “Arp üretsek mi?” dedim ve “Acaba yapabilir miyiz diye çok düşünmüyorum.” Ya da konser yapalım, işte turne yapalım, şuralara gidelim, bir şey yapalım. Acaba yapabilir miyiz? Kimse dinlemez. Türkiye'de kim arp dinler ki? Bu tür şeyleri düşünmüyorum. Sonsuza dek sanatçı olarak görüyorum her zaman kendimi. Sanatçı olmak beni zanaatkar olmaya itti diyebiliriz.

Peki arp çalmanın bir adım ötesine geçip, arp üretimine başlama hikayeniz nasıl gelişti?

Sanatçı olmanın bir uzantısı olarak eğitim vermeye başladım. Arp benim için hayattaki en güzel şey. Ve eğitim dolayısıyla ülkedeki enstrüman açığı önümüze geldi. Çünkü ülkede enstrüman olmaması, getirilememesi, çok pahalı olması sorunları büyük engeller eğitimin devamlılığı için. Biz de üretime başladık. O da beni çok mutlu eden, tatmin eden bir iş oldu. İkisini eş zamanlı götürüyorum şimdi. Eşimin desteği olmasaydı yapamazdım böyle bir şeyi bu arada zaten. Kendim tamir bakım yapıyordum. Yapmak zorunda kalıyordum yine. Ama böyle bir şeyle uğraşmak, fiziksel bir şey yapmak... Ben elimi taşın altına atmaktan çekinmeyen bir insan oldum her zaman. Biraz evde erkek olmadan büyümekten de kaynaklı olabilir. Bazen hani evde annemle değişik bir dinamiğimiz olurdu. Bir şey bozulduğu zaman, o normalde evin erkek işi olan kısımları bana kalırdı. Dolayısıyla evde bir eril enerji olmadan var oldum bir birey olarak.

Bu esnada günümüz kadınlarının kanayan yarasına da dokunuyoruz sanırım. Toplum kadınların aynı anda hem güçlü hem zarif olmasını hem çok başarılı olup hem bir yerlere gelmiş olmasını bekliyor. Ve sonrasında bir de buna anaçlık ve fedakârlık eklemenizi bekliyor. Bunu sırf kadın olduğumuz için bekliyor. Peki siz bu kadar çok rolün, bu kadar çok beklentinin zorluğunu yaşadınız mı? Kadın olarak var olmanın bir ağırlığını yaşadınız mı?

Kadın olarak şöyle yapmalısın, böyle yapmalısın kısımlarını sık duyuyorum; erkeklerin birçok rahatlığını yaşayamıyoruz. Ama bir yandan da çok bir baskı da yok üzerimizde aslında. Birçok ülkede çok daha ağır, kadınların yükü ya da aşmaları gereken engeller. Ama beni yine de rahatsız ediyor dış müdahaleler. Ben biraz da yalnız, kendi kendime büyüdüğüm için “bir insana fazla müdahale etmezseniz nasıl olur?” sorusunun sosyal deneyi gibi hissediyorum bu konuda. Bazı şeyleri doğal olarak değil de sosyal davranış kaideleri özelinde yapıyorum.

Bir gün bütün unvanlarınız elinizden alınsa geriye kim kalırdı?

Sanat öyle bir şey ki bazı insanlar sanata çekiliyor diye düşünüyorum ve sanat yapmak zorundadır bu kişi. Sanatçı sanatı icra etmek zorundadır. Bu edebiyat olur, şiir olur. Hiçbir şey olmasa şarkı söyler, resim yapar. Resim yapamazsan mesela şiir yazar. Ama hani kendini ifade etmek bir ihtiyaç ve zorunluluk. O çağrı sizin içinizde olduğu zaman zaten aksini yapamazsınız.

Sanatçı sanatını icra etmelidir tabii ama sanatçılığı da elinizden alsam elinizde geriye bir tek ‘anne’ unvanınız kalırdı diyebilir miyiz?

Evet, kesinlikle her şeyden geriye Gülperi kalırdı. Anne olmak çok başka bir şey. Yani ben hep bir gün anne olacağım diye düşündüm. Birazcık kariyerimi ilerleteyim, bir şeyler yapayım istedim. Bir de şeyi düşünüyordum, İstanbul’da olmasın kırsalda, sakin ve temiz bir yerde büyüsün. Onu bekledim biraz da. Şimdi o gelince görüyorum ki bir, boşuna beklemişim. İki, diğer her şey işin aslı önemsizmiş. Yani hayatı yaşamak için çocuğu bekletiyoruz biz kadınlar. Ondan sonra hayatı yaşayamayacağımızı düşünüyoruz. Halbuki hayatın en güzel şeyi oymuş. Beklediğim için de çok pişman oldum çünkü hayat o’ymuş. Kendine başka bir unvan olmadan sadece anne olan kadınları küçük görmemizin ne kadar yanlış olduğunu da görmüş oldum. Hayattaki en güzel şey gerçekten. Onu yetiştirmek en zor iş, en özel iş, en özenilmesi gereken işmiş. Bir insanın sadece anne olması, hayatının dolu dolu olmasına zaten yetermiş. Bu arada çok küçüklüğümden beri garip bir morbid düşünce olarak değindiğim bir soru var kendi kendime. Çok yaşlandığımda, ölüm döşediğimde olduğumu hayal edip; “arkamda ne bıraktım?” sorusuna ne cevap vereceğimi düşünürüm. Önemli bir karar vermem gerektiğinde de aklıma bu soru gelir mesela. Arkada bıraktığımız onlarca şey oluyor. Gerçekten arkamda yüzlerce eski unvan bıraktım sonuçta. Ama onların hepsinden daha önemli Gülperi.

Sanat tarihine geri dönecek olursak, baktığımızda birçok kadın sanatçının adını dahî bilmiyoruz. Yaşadığı dönemde Amadeus Mozart kadar iyi bir besteci olduğu ve bugün müzik dehası olarak anıldığı halde ablası Maria Anna Mozart’tan bi’haberiz. O ve daha birçok kadın sanatçı... Sizce bugün gerçekten değişen bir şeyler var mı yoksa yalnızca hikayeyi anlatma biçimimiz mi değişiyor kadınlar için?

Aslında biraz geriye gidiş olduğunu düşünüyorum ben. Çünkü şimdi kadınlar hem ekmeğini kazanmak zorunda hem ev işini yapmak zorunda. Aslında bu durum feminist akıma karşı olan kadınların bir savıymış geçmişte. Kadınlara ‘çalışın diyorsunuz o zaman hem ev işini yapacağız hem çalışacağız’ demişler.

Kadının sadece eve kapanıp, ev işini kadının yaptığı ve erkeğin dışarı gidip para getirmesi fikri ise aşağı yukarı 50’lere veya biraz daha geriye tekabül ediyor. Tarihte çok eskiye dayanan bir şey değil kadınların tamamen eve kapalı olması. Evvelinde biraz aristokratlar için tabii ki söz konusu ama yine de kadınlar çok aktif. Kendi otonom düşünceleri, paraları, tarihin çoğu döneminde olmuş kadınların.

Şimdi ise önce kadınları eve kapattık tamamen. Sadece erkekler çalışıyordu; ki bu oldukça yapay bir şeydi. Bu modern dünyanın kapitalizminin getirdiği yeni bir şeydi.

Kadınların bu kadar hayattan korktuğu bir an tarihte olmamıştır aslında. Aristokratlar da ya da belki saraydaki bir kadın görece daha kapalı. Ama normal günlük hayatta halk seviyesine indiğimizde kadınların zaten aktif olarak hayatı erkeklerle eşit bölüşmüyor olması mümkün değil.

Mesela ben yaptığım her müziğin dönemini, kültürünü de araştırarak çalışıyorum. Orta Çağ'da mesela kadınlara ait işler var, erkeklere ait işler var. Ama kesinlikle eşit bir iş bölümü var. Bebekler kadınlarla birlikte her zaman. Kayıtlar daha fazla saraya ait olduğu için biz sarayı çok düşünüyoruz. Ama günlük hayatta yani halka indiğimizde öyle değil. Kadınlar her zaman aktif olmuş bütün tarihte. Ama daha böyle yapay bir şekilde de bir ‘ev kadını’ diye bir şey icat ediliyor 1950'ler civarı aşağı yukarı. Bugün bizim ona karşı savaştığımız şey aslında yapay ve yeni bir şey. İnsanın doğasına aykırı bir şey.

İlk feministlere bakarsanız mesela Frankenstein yazarının, kadınlarla ilgili şeyleri ilk yazan kişilere bakarsanız çok daha yumuşak bir bakış var. Ailenin önemli olduğu, çocuğun önemli olduğu... Daha güncel hayata geldiğimizde ise sadece anne olan bir kadının küçük görüldüğü, kadının çalışmak zorunda olduğu, insanların daha çok çabalayarak elinde daha az şey olduğu bir sisteme evrildik. Yani sistem bizi gittikçe aşağı çekiyor aslında. Bu insan doğasında çok aykırı bir şey. Ve çok tehlikeli bir şey.

Peki sizce kusursuzluk anlayışı sanatın dostu mudur, düşmanı mıdır?

Bence kesinlikle düşmanıdır. Ama bu yalap şalap iş yapacağız demek değildir. Sadece yeteri kadar yaptım diye bir bakış da var. ‘Onlar zaten anlamazlar’ tarzı, seyirciyi küçük gören. Bunlardan da çok fazla var bu arada. Tabii ki sanatçının amacı kendini mükemmelleştirmeye çalışmak ve sürekli gelişmek. Çoğu sanatçımız belirli bir eğitimi aldıktan sonra orkestrada sadece memnun kaldığı şeyleri çalıyor. Onun dışında kendini geliştirmiyor, okumuyor, sanat tarihini araştırmıyor, farklı bir enstrümanda, daha derinliğe inmiyorlar.

Bu yine tehlikeli, sanatın ilerlememesine neden olan bir şey. Ama bugün sahneye çıktığın zaman da fazla mükemmeliyetçilik de aksiyonu öldürür. Aktif olmak ve üretmek yüzde 100 mükemmeliyetçi olmamak anlamına gelir.

Yapay zekânın müzik ürettiği bir dünyayı nasıl öngörüyorsunuz şu anda? Yapay zekâ ile üretilen müziklerin sosyal medyada sıkça konuşulduğu, dinlendiği, bu ses yapay zekâ mı yoksa orijinal mi minvalinde sanatçıların da incelendiği bir dönemde arp gibi yapay zekânın da taklit edemeyeceği bir enstrüman üretiyorsunuz. O yüzden siz neler öngörüyorsunuz?

Evet, doğru söylüyorsunuz yapay zekâ arp sesini üretemez bu çok net. Dünya çok farklı bir yere gidiyor ve enstrüman üretimine başlamak gibi bir şey benim planlayarak yaptığım bir şey değil. Gerçekten kendi kendine gelişti; ihtiyaçtan ve müzik paylaşma isteğinden dolayı gelişti. Ama doğru bir şey seçmişiz; yapay zekânın karışamayacağı ve dokunamayacağı bir iş kolu seçmişiz. Bu işi çocuğuma da aktarabilirim. Bu beni çok güvende hissettirdi aslında, mutlu etti.

Müzik yapmak AI sayesinde kolaylaştığı için eğitim almış iyi bir müzisyen bulmak zorlaşacak. Ama yine de AI ne kadar bir şeyleri kolay üretmeyi sağlasa da, müzik bilgisi olan ve eğitim almış kişilerin üretimi her zaman daha farklı olacaktır diye her zaman düşünüyorum. Gerçek kalite her zaman kendine gösterir.

Sosyal medyanın bu konuya etkisini de konuşalım. Sosyal medya da biliyorsunuz artık küçük bir hastalığa dönüşmüş vaziyette. Sosyal medyada üretilen sanat çok mu hızlı tüketiliyor sizce yoksa hızlı tüketiliyor olmasının asıl sebebi aslen kalıcı bir şeyin üretilmiyor olması mı?

Tarihe de baktığımızda büyük ustalar var ama onların dışında yüzlerce ismini unuttuğumuz sanatçılar var. Bugün de böyle aslında. Gerçekten kaliteli, gelecek nesillere aktarılacak eserler üretemiyor olmamız hızlı tükettiğimiz için. Bu sadece müzik alanında değil, mimari olarak da böyle. Şu an içinde bulunduğumuz binaya bakın, bir de birkaç sokak ileri gidip yeni yapılan binalara bakalım. Geleceğe kalacak bir şey üretilmemeye başlanması bütün ülkenin, sadece ülkenin değil bütün insanlığın gittiği yön. Bir açıdan da iyi tabii ki. Çünkü kendi seyirci kitlene kolay ulaşmanı sağlıyor. Büyük bir yapım firmasının keşfetmesini beklemeden bir sanatçı direkt insanlara ulaşabiliyor. Ama sürekli olarak da bir performans durumu söz konusu. Sürekli kendini göstermek zorundasınız sosyal medyada ve sanat dediğiniz şey karanlıkta, gizli saklı ortamlarda yaşayan bir şeydir. Ve o karanlıkta yaşayan şeyi sürekli ışığın altına sokmak, gereksiz bir stres ve iyi sanatın üretilmesine gerçekten zarar.

One Harp World'a gideceksiniz, Dünya Arp Kongresi'nde bizi Türkiye'ye temsil edeceksiniz. Oradaki temsiliyet nasıl olacak?

Aslında bebek olduğu için yapamayacağım, konser de yapmak istiyordum orada. Ama hem konser vereceğim arpı taşımak, hem arp üreticisi olarak çıkmak, üstelik bebekle birlikte ilk kez uzun bir seyahat yapacağız. Hepsini birden yapmak biraz gözümü korkuttuğu için sadece arp üreticisi olarak gidelim dedim.

Dünyanın en önemli arp etkinliği, bütün arpistlerin buluştuğu ve sadece 3 yılda bir yapılıyor. Ben oraya ilk kez seyirci olarak giden 15-16 yaşında bir kızken hiçbir şekilde hayal edemezdim ki bir gün bu arp sergilerinin içinde bizim ürettiğimiz arplerin de bir sergisi olsun. Çünkü küçük üreticiler o kadar çok gitmiyor bu arada o etkinliğe. Türkiye'de üretilen arplerimiz de gidecek, üstelik biz üreteceğiz... 16 yaşındaki bana söyleseniz buna inanmazdım.

Son olarak bu sohbetimizi hepimiz için güzel bir anıya dönüştürelim ve Gülperi’nin yıllar sonra okuyabileceği birkaç satır anısı olsun isterim bu âna dair. 6 aylık halini kucağınızda tutarken neler söylemek istersiniz büyümüş Gülperi’ye..

O’na teşekkür etmek isterdim bana geldiği için... Biraz duygulandım… Benim yanıma geldiği için, benim kızım olduğu için teşekkür etmek isterim.

KUTUUUUUU…

ŞİPŞAK KÖŞESİ

Arp yapmak mı, arp çalmak mı? – Arp çalmak
Doğaçlama mı, kusursuz prova mı? – Doğaçlama
Bir nota mı, yoksa bir cümle mi? – 1 cümle
Kökler mi, kanatlar mı? – Kanatlar
Hatırlanmak mı, anlaşılmak mı? – Anlaşılmak
Mozart mı, Chopin mi? – Bach
Klasik mi, çağdaş mı? – Klasik
Anne Zeynep mi, sanatçı Zeynep mi? – Şu an anne Zeynep…