GÖKHAN EREK / ÖZEL HABER
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik gerçekleştirdiği hukuksuz operasyonun akabinde, Grönland ile ilgili de aynı söylem ve eylemlerindeki kararlı tavır; Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyesi Danimarka, Norveç, İsveç, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda ve Finlandiya’yı harekete geçirdi ve olası saldırı durumuna karşı tepki gösterildi.
ÜLKELERE GÖRE GÖNDERİLEN ASKER SAYISI
Açıklanan verilere göre Avrupa ülkeleri misyon kapsamında; Fransa 15, Almanya 13, İsveç 3, Norveç ve Finlandiya 2, İngiltere ve Hollanda ise birer asker gönderdi. ABD’nin ise Grönland’da bulunan Thule Hava Üssü’nde yaklaşık 200 Amerikan askerinin bulunduğu bilinmekte.
TRUMP’TAN KARARA KARŞI ÇIKANLARA YÜKSEK VERGİLER!
Trump ise Grönland ile ilgili tartışmalarda dünya barışının tehlikede olduğunu öne sürüp, Grönland kararına karşı çıkan 8 Avrupa ülkesi için ilk etapta 1 Şubat 2026'dan itibaren yüzde 10 gümrük vergisi uygulanacağını, 1 Haziran 2026'dan sonra ise vergi oranının yüzde 25'e çıkarılacağını belirtti. Trump, Grönland tamamen ve eksiksiz olarak satın alınana kadar vergi oranlarının yüzde 25 seviyesinde kalacağını da vurguladı.
ALMANYA’DAN ŞAŞIRTMAYAN HAMLE!
Trump’ın, Grönland kararı ile ilgili yaptığı vergi hamlesinin ardından; Almanya’nın, 15 askerini sivil bir uçakla, ekibin görevini tamamladığı ve keşif sonuçlarının önümüzdeki günlerde değerlendirileceği gerekçesiyle geri çekme çıkışı da dikkat çeken gelişmelerden biri oldu.
NATO’NUN EN BÜYÜK İKİNCİ GÜCÜ TÜRKİYE!
NATO ile ABD’nin olası karşı karşıya gelmesi durumunda; NATO’nun, en büyük ikinci gücü olan Türkiye’nin nasıl bir tavır alacağı ve belirleyici etkisi de dikkat çeken ve de üzerinde konuşulması gereken konulardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

PROF. DR. ESAT ARSLAN’DAN NATO’NUN GELECEĞİNE DAİR DEĞERLENDİRME
Peki NATO dağılacak mı, Avrupa NATO'yu ABD'ye karşı kullanabilir mi, Trump Grönland'ı almasına karşı çıktıkları gerekçesiyle elindeki gücün hem ekonomik hem de askeri halini bu sefer müttefikleri üzerinde mi devreye sokacak, ABD’nin Grönland’a olası saldırması durumunda NATO’nun 5. Maddesi devreye girecek mi, ABD-Avrupa savaşı yakın mı, Türkiye olası ABD-Avrupa savaşında denge politikası mı yürütecek yoksa olası bir saldırılar silsilesinde taraf belirleyecek mi ya da Türkiye NATO’dan çıkar mı, Türkiye-Pakistan-Arap İttifakı da NATO’dan çıkmanın ayak sesleri mi, Avrupa-ABD Krizi; Çin, Rusya ve ABD ‘Süper Güç’ dengesini bozabilir mi, NATO’nun dağılmasının Rusya’ya katkıları ne olacak? Emekli Tuğgeneral Prof. Dr. Esat Arslan, Yeni Birlik Gazetesi’ne değerlendirdi.
MONREO DOKTRİNİ’NDEN DONREO DOKTRİNİ’NE
ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci kez başkan seçildikten sonra ABD’nin geleneksel dış siyasasının bir bir değişmeye başladığının Trump’ın Başkanlık görevini devraldığı ilk günden belli olduğunu belirten Prof. Dr. Esat Arslan, “Bu politikalar içinde en önemlisi ve dünyanın kaderinde rol oynayanı, 2 Aralık 1823 tarihinde ABD Başkanı James Monroe’nun ilan ettiği, adına “Monroe Doktrini” denilen ABD’nin dış politika öğretisidir. Rusya’nın denetimi altında bulunan Alaska’dan Pasifik’e doğru sarkmasından endişe duyan ABD Başkanı Monroe Aralık 1823’te kongreye gönderdiği mesajla Avrupa’yla ilişkilerin ticari seviyede yürütülmesini öngören ABD dış politikasının esaslarını oluşturan “Monroe doktrini” deklarasyonunu yayınlamıştır. Bu öğretinin günümüz öğretisi de Başkan Donald Trump’ın ilk isminden esinlenerek adı literatüre girmiş olan “Donreo Doktrini”dir.” şeklinde konuştu.
“TRUMP GERİ DÖNÜŞÜN PLANLAMA REHBERİ’Nİ ORTAYA KOYDU”
Prof. Dr. Arslan, ABD’nin, yaklaşık 118 sene yürürlükte kalan Monroe Doktrini’ni, terk edişinin ilk adımını 1941 yılında Doktrin içinde yer alan ve esasını teşkil eden kıta dışı işlere karışmama biçimindeki “Yalnızlık Politikası”nı (isolationism) II. Dünya Savaşı’na katılarak attığını hatırlatıp, şunları kaydetti, “2013 yılında ABD Dışişleri Bakanı John Kerry “Monroe Doktrini döneminin sona erdiğini” açıklamıştır. Aradan sadece 12 sene geçtikten sonra 47.Başkanlığının ilk yılında Başkan Trump Monroe Doktrinine geri dönüşün planlama rehberi (planning guide)’ni ortaya koymuştur.”
“SERT MALİ BASKILAR BAŞLATTI”
Yaşanan gelişmelerin sinyallerinden birinin, ABD Temsilciler Meclisi üyesi Thomas Massie’nin, partisinin desteğini alarak ABD’nin NATO üyeliğinin sona erdirilmesini öngören yasa tasarısını Temsilciler Meclisi’ne resmen sunması olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Arslan, “İlginçtir yasa tasarısının açıklama bölümüne ‘NATO İttifakı Soğuk Savaş döneminden kalmış, işlevini yitirmiş bir yapıdır. Zengin ülkeler kendi savunmalarını karşılamayı reddederken ABD dünyanın güvenlik battaniyesi olmak zorunda değildir. ABD, NATO’dan çekilmeli ve o parayı Soğuk Savaş sırasında Varşova Paktı içerisinde yer alan sosyalist ülkeler için değil, kendi ülkesini savunmak için kullanmalıdır.’ cümlesi yer almaktadır. Bu cümleden olmak üzere, Başkan Trump, 2025 yılı içinde birçok kez NATO’nun Avrupalı müttefik üyelerine yönelik olarak savunma harcamalarını, Gayri Safi Yurtiçi Hasılalarının (GSYH) yüzde 2’sinden yüzde 5’ine çıkarmalarını talep etmiş ve bunu yerine getirmeyen ülkelerin de ittifaktan atılması gerektiğini dile getirerek sert mali baskılar başlatmıştır.” ifadelerini kullandı.
“NATO’NUN YÜKÜ DOLAYISIYLA YIPRANMIŞ OLDUĞUNDAN…”
Prof. Dr. Arslan, ABD hükümetinin, NATO üyesi Avrupalı ülkelerin Başkan Trump’ın bu uyarısını dikkate almadıklarını görünce de ABD’nin NATO’dan çıkması fikrini öne çıkardığını aktarıp, sözlerini şu şekilde sürdürdü, “Bu doğrultudaki ilk adım, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun yıllar sonra ilk kez NATO toplantısına katılmaması ile resmen atılmıştır. Bu durum bizim ülkemizde tartışılmamıştır. ABD Hükümetinin, NATO ittifakı içinde ABD’nin yıllarca taşıdığı mali ve askeri yükün, 2027 yılına kadar Avrupalı müttefikler tarafından devralınması görüşünde olması nedeni ile Başkan Trump’ın imzasıyla 5 Aralık’ta yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi”nde de “NATO’nun sürekli genişleyen bir ittifak olduğu algısına son verilmesi gerektiği” yer almıştır. Bütün bunlardan sonra demem odur ki, inişe geçmiş olan ABD Hükümeti NATO’nun yükü dolayısıyla yıpranmış olduğundan 2027 yılına kadar bu yükümlülüğü eski dünya adasındaki Avrupalı müttefiklerine bırakabileceği değerlendirilmektedir. Bu bir bakıma ne haliniz varsa, görün yaklaşımıdır.”
“AVRUPA NATO'YU ABD'YE KARŞI KULLANMAK ZORUNDA”
Avrupa’nın, NATO’yu ABD’ye karşı kullanabileceğini ve de kullanmak zorunda olduğunu belirten Prof. Dr. Arslan, “Tabii ki günümüzdeki yapı güncellenerek önce süratle “Acil Müdahale Kuvveti” olarak bir “Kolordu” tesis edilmeli, Karargâh Ramstein, üç tugayı Polonya, Romanya ve Bulgaristan’da konuşlandırılmalıdır. Bu yapı süratle Avrupa Ordusu seviyesine yükseltilmelidir.” ifadesine yer verdi.
“NATO’DAN ÇIKABİLECEĞİNİN EN GÜÇLÜ EMARESİ”
Prof. Dr. Arslan, ABD’nin NATO ülkesi Danimarka’nın toprağı olan Grönland'a karşı tecavüzkar bir tutum alması, aynı şekilde Kanada için de bu tutumunu devam ettirmesi, Türkiye’yi ikili kuşatma (Dual Containment) stratejisi ile Yunanistan ve GKRY topraklarında kurulan yeni ABD üsleriyle çevrelemeye kalkmasının NATO’dan çıkabileceğinin güçlü emareleri olarak görülmesi gerektiğini belirtti.
“TÜRKİYE AVRUPA GÜVENLİK SAVUNMA MİMARİSİNİN EN GÜÇLÜ AKTÖRLERİNDEN BİRİ”
ABD’nin NATO’dan çekilmesinin gündeme girdiği bu çok önemli siyasi ve bölgesel güç dengesinin değişmesinin koşutunda da Balkanlar, Karadeniz, Adalar Denizi (Ege), Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya bölgeleri içinde önemli bir konuma sahip olan Avrupa Savunma Güvenlik Mimarisinin (AGSM) olmazsa olmazı Türkiye’yi başat role yükselttiğini söyleyen Prof. Dr. Esat Arslan, “Türkiye, askeri gücü ve kapasitesi, savunma sanayii, güvenlik ve enerji temini konularında Avrupa için vazgeçilemez bir ülke haline gelirken, ABD için de bu bölgede yaşanacak sorunların çözümü için de güvenilir ve vazgeçilmez bir müttefik ülke konumunu konsolide etmiştir. Türkiye bu şekilde Avrupa Güvenlik Savunma Mimarisinin en güçlü ve vazgeçilemez aktörlerinden biri haline gelmiştir. Avrupa’nın savunma ve güvenliğinde Türkiyesiz bir tutum izlenilmesi kesin bir ifade ile söyleyelim olanaklı değildir. Bu konuda soru sormayın bu yüzden Kıta Avrupası’nın önde gelen lider ülkeleri Türkiye’nin kapısını çalmaya değil, aşındırmaya başlamışlardır.” değerlendirmesinde bulundu.
“MEGA GÜÇ SANRILARINI ÇEKTİĞİ AÇIK SEÇİK ANLAŞILMAKTADIR”
Trump’ın, Grönland'ı almasına karşı çıktıkları gerekçesiyle Danimarka, Norveç, İsveç, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda ve Finlandiya'ya 1 Şubat’tan itibaren yüzde 10, karardan dönülmemesi durumunda ise 1 Haziran’dan itibaren yüzde 25 ek vergi kararı ve ABD’nin elindeki gücün hem ekonomik hem de askeri halini bu sefer müttefikleri üzerinde devreye sokmasını yorumlayan Prof. Dr. Arslan, sözlerine şu satırları ekledi, “ABD’nin BM ye Dünya Sağlık teşkilatına aidatlarını ödemediği bir zaman diliminde hükümetin en önemli bakanlığını, Savunma Bakanlığı’ndan Savaş Bakanlığı’na evrildiği bu dönemde ‘Mega Güç’ sanrılarını çektiği açık seçik anlaşılmaktadır. Bu arada ABD ‘nin BM ‘e aidatı 12,5 milyar dolardır. Hemen söyleyelim, ABD’nin Nicolás Maduro’nun Amerikan güçleri tarafından kaçırılmasıyla sonuçlanan operasyonun hemen ardından, Trump'ın eski danışmanı Stephen Miller'ın eşi Katie Miller, sosyal medya platformu X’te Grönland haritasının üzerine ABD bayrağının yerleştirildiği bir görseli “Yakında” ifadesiyle paylaşması “Maduro’nun ardından sıradaki hedefin Grönland olup olmadığı” konusunda dikkat çekmiştir. AB’nin Çin karşısında acziyete itmenin Amerikancasıdır.”
“ABD’SİZ NATO ACİLEN GÜNDEME ALINMALIDIR”
Prof. Dr. Arslan, ABD’nin, Grönland’a olası saldırması durumunda NATO’nun “Bir NATO üyesi ülkeye saldırı olursa, tüm üyeler ona askeri destek sağlar.” 5. maddesinin devreye girme durumunu yorumlayıp, “NATO süratle kendi içerisinde yeni AGSM’ne geçiş aşamasında ABD’siz NATO’yu acilen gündeme almalıdır. Öncelikle Brüksel/Mons SHAPE karargahında ABD’li dört yıldızlı NATO Avrupa Kuvvetleri Başkomutanı (Supreme Allied Commander Europe (SACEUR)’un görevine son vermeli, ABD’siz NATO Başkomutanlığına bir Avrupalı general atanmalıdır. Atanma kriterlerinde Avusturya Başbakanı Metternich önderliğinde 1815’te toplanan Viyana Kongresi’nde büyük devletler kapsamında kararlaştırıldığı gibi İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Viyana Kongresine büyük devlet statüsünde davet edilen ancak davete icap etmeyen Osmanlı Devleti’nin devamı Türkiye Cumhuriyeti diğer bir deyişle günümüzde Avrupa’nın beş büyüğü içinde yer aldığından esas alınmalıdır.” dedi.
“DÜNYA SAVUNMA HARCAMALARININ ÜÇTE BİRİNİ HARCIYOR”
Geçmiş dönemde Avrupa haritasını yeniden şekillendirmek için Fransa ve Osmanlı Devleti dışındaki Avrupa’nın dört büyükleri olan Rusya, Prusya, Avusturya ve İngiltere Viyana görüşmelerinde bir araya geldiğini hatırlatan Prof. Dr. Arslan, sözlerine şu satırları ekledi, “Bugün ABD tarafından tamamen Rusya’ya angaje edilen Avrupa’nın jandarması Çarlık Rusya’sı olmuştur. Başka bir ifadeyle Napolyon Rusya’da mağlup edildikten sonra Avrupa’daki gelişmelerde Rusya Napolyon’u mağlup eden sıfatıyla Avrupa’da ortaya çıkan 1830 ve 1848 ihtilalleri Avrupa’nın jandarmalığını üstlenen Çarlık kuvvetlerince şiddetle bastırılmıştır. Günümüzde bu eylemsel hareket ağzındaki dişleri dökülmeye başlayan 80 ülkede yaklaşık 800 askeri üssü bulunan dünya savunma harcamalarını üçte birini harcayan ABD Silahlı Kuvvetleridir.”
“AVRUPA’NIN HER YERİNDE BİR SÜRÜ İÇ HUZURSUZLUK YAŞANABİLECEKTİR”
Prof. Dr. Arslan, Avrupa ve ABD arasında zorunlu olarak yürütülen birliktelik izleniminin artık son günlerini yaşadığını belirterek, “Bir müddet Trump-Macron flört devri yaşandıktan sonra yaşanacaklar şöylece özetlenebilir; Büyük ihtimalle teslimiyet, ardından Avrupa'nın her yerinde bir sürü iç huzursuzluk ve muhtemelen C Merkezi haber alma örgütü tarafından güdülenen stüdyo projesi "terörist faaliyetler" yaşanabilecektir. Bu konuda Gezi olaylarında yaşananlar anımsanabilir. Alaska’daki Putin-Trump paktından sonra bunların görülmesi normal olarak telakki edilmelidir. Doğu Avrupa, eski Varşova Paktı üyelerinin tekraren Rusya'nın etkisi altına girmesi beklenilebilir. Batı Avrupa ise NATO Genel Sekreteri Marc Rutte’nin şahsında betimlendiği üzere ABD yönetiminin etkisi altında olabileceği değerlendirilmektedir. ABD, Doğu Avrupa'ya bugün Meksika'ya davrandığı gibi bir örgütsel davranış biçimini benimseyebilecektir. Kısaca bütün bunlardan sonra eğer hala ABD'nin Avrupa'nın müttefiki olduğuna dair bir inanç kalır mı kalmaz mı? Bu soruyu sevgili okurların ferasetine bırakıyorum.” diye konuştu.
“SİYASAL VE ASKERİ BİR STRATEJİ OLARAK İZOLASYONİSM”
Türkiye’nin, olası ABD-Avrupa savaşında yürüteceği strateji üzerine yorumlamalarda bulunan Prof. Dr. Arslan, şunları kaydetti, “Bu coğrafyada yaşamanın bir bedeli, bir siyasası vardır. Asırlardır imbiklenen “Değerli Denge Modeli” bu coğrafyanın olmazsa olmazlarından biridir. Lütfen karıştırmayalım bu durum bir “Değerli Yalnızlık” değil, bir “İnfirat Politikası”, bir “Ayrı Durma Politikası” ya da “izolasyonizm” hiç değildir. Neyi kastediyorum: siyasal ve askeri bir strateji olarak izolasyonismi. Diğer bir deyişle uluslararası sistem ile ilgili sorunlara alt düzeyde bir katılım, öteki siyasal birimler ya da toplumlar ile en alt düzeyde diplomatik ya da ticari ilişki ve de öbür devletlere karşı herhangi bir asgari girişimde bulunma ya da onlara herhangi bir ayrımcılık tanıma konusunda isteksiz olmakla ortaya koyulan dış politika stratejisini kastediyorum.”
“TÜRKİYE NATO’DAN ÇIKMAMALIDIR YA DA EN SON ÇIKMALIDIR”
Prof. Dr. Arslan, Türkiye’nin NATO’dan çıkmaması gerektiğini vurgulayıp, sözlerini şu şekilde devam ettirdi, “Ya da en son çıkan olmalıdır. Gandi’nin yürüyüşü ise tuz yüzündendi. Denizden tuz elde etme hakkı için denize yürümüştü, oysa açtığı bayrak sömürgeciliğeydi. Günümüzde Türkiye, Tito’nun simgeselleştirdiği III’ncü dünyacılık liderliğine soyunmuştur. Benzer konumlardadır.”
“TÜRKİYE-PAKİSTAN-ARAP İTTİFAKI AVRUPA İLE BÜTÜNLEŞİKLİĞE MANİ DEĞİLDİR”
Türkiye-Pakistan-Arap İttifakının da NATO’dan çıkmanın ayak sesleri olup olmadığını değerlendiren Prof. Dr. Arslan, “Türkiye-Pakistan-Arap İttifakı Avrupa ile bütünleşikliğe mâni değildir. Spykeman’ın Kenar Kuşak (Rimland) kuramının bir gereği olarak NATO, yanında CENTO ve SEATO kurulup işletildi. Hiçbir şekilde mâni değildir. Hem NATO’da olursunuz hem de Pakistan ile ortak gelecek, Arap dünyasıyla stratejik ortaklık antlaşması tesisi edebilirsiniz.” şeklinde konuştu.
AVRUPA-ABD KRİZİNİN ÇİN RUSYA VE ABD “SÜPER GÜÇ” DENGESİNİN BOZULMASINA ETKİSİ
Prof. Dr. Arslan, Avrupa-ABD Krizi’nin; Çin, Rusya ve ABD ‘Süper Güç’ dengesinin bozulmasına etkisini şu şekilde yorumladı, “Trump ya da Macron tarzı içi boş söylevler ve kurşun camlar arkasında nutuklar atmadan Çin gibi akilane bir tavır içerisinde bulunmaktır. Bir dizi somut ve fiilî adımı hayata geçirmeye başlayan ÇHC ABD’nin Venezuela petrolünü kontrol altına almayı Güney Amerika’daki Çin varlığını sınırlamanın ve önlenemez hızla ilerleyen yükselişini durdurmanın bir aracı hâline getirildiğini bilmektedir. Nedeni son derece açık. ABD’nin Venezuela'ya yönelik saldırısı, çok kutuplu dünya projesine ve BRICS grubuna karşı ilan edilmiş bir savaştır. Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırıldığı haberinin yayılmasından sadece birkaç saat sonra, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Çin Komünist Partisi Siyasi Büro Daimî Komitesi’ni acil toplantıya çağırdı. Toplantı tam 120 dakika sürdü. Resmî bir açıklama yapılmadı, diplomatik tehditler savrulmadı; fırtına öncesi sessizlik hâkimdi. Bu toplantı, Çinli stratejistlerin “asimetrik kapsamlı karşılık” olarak adlandırdığı mekanizmayı devreye sokmuştur. Bu, Çin’in Batı Yarımküre (Kuzey ve Güney Amerika)’deki ortaklarını hedef alan bir saldırıya verilen yanıt olarak görülmüştür.”
“VENEZUELA LATİN AMERİKA’DA ÇİN’İN ANA SIÇRAMA TAHTASI KONUMUNDA”
Venezuela’nın, ABD’nin “Arka Bahçesi” olarak görülen Latin Amerika’da Çin’in ana sıçrama tahtası konumunda olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Arslan, “Çin’in ilk aşama tepkisi ne olmuştur? Söyleyelim bunları irdelemeden kurgulanan dünyayı algılayamazsınız. 4 Ocak sabahı saat 09.15’te başladı. Çin Merkez Bankası, sessizce, Amerikan savunma sanayisiyle bağlantılı şirketlerle yapılan tüm ABD doları işlemlerini geçici olarak askıya aldığını duyurdu. Boeing, Lockheed Martin, Raytheon ve General Dynamics gibi şirketler, hiçbir ön uyarı olmaksızın Çin’le tüm işlemlerinin dondurulduğu haberiyle güne uyanmıştır. Günaydın yeni Dünya… Aynı gün saat 11.43’te, dünyanın en büyük elektrik şebekesini işleten Çin Devlet Elektrik Şebekesi Şirketi, Amerikan elektrik ekipmanı tedarikçileriyle yaptığı tüm sözleşmeleri kapsamlı bir teknik incelemeye aldığını açıklamıştır. Söyleyelim, bu adım, fiilen Çin’in Amerikan teknolojisinden kopuş sürecini başlatması anlamına gelmektedir. Saat 14.17’de ise, dünyanın en büyük devlet petrol şirketi olan Çin Ulusal Petrol Şirketi, küresel tedarik hatlarını stratejik olarak yeniden düzenlediğini duyurdu. Bu karar, yıllık 47 milyar dolar değerindeki Amerikan rafinerilerine petrol tedarik sözleşmelerinin iptaliyle “enerji silahının” yeniden devreye sokulması olarak anlamlandırılmıştır. ABD’nin doğu kıyılarına yönelen petrol sevkiyatları Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Küresel Güney’deki diğer ortaklara yönlendirildi. Bunun sonucunda petrol fiyatları tek bir işlem gününde %23 yükselmiştir. Daha da önemlisi, verilen stratejik mesajın anlamı: ÇHC’nin tek bir kurşun atmadan ABD’yi enerji açısından boğma kapasitesine sahip olduğunun açık bir tezahürüdür.” ifadelerine yer verdi.
“TİCARET SAVAŞLARI NASIL SESSİZ BİR ŞEKİLDE YAPILIR ANLAŞILMIŞTIR”
Prof. Dr. Arslan, bir diğer adımın da dünya deniz taşımacılığı kapasitesinin yaklaşık %40’ını kontrol eden Çin Denizcilik Şirketi (China Ocean Shipping Company), “operasyonel rota optimizasyonu” adını verdiği uygulamayı devreye sokması olduğunu hatırlatarak, sözlerini şu şekilde devam ettirdi, “Bunun sonucunda Çin gemileri Long Beach, Los Angeles, New York ve Miami gibi Amerikan limanlarını pas geçmeye başlamış, bu şekilde Çin deniz lojistiğine büyük ölçüde bağımlı olan bu limanlar, konteyner trafiğinin %35’ini bir anda kaybettirmiştir. Ticaret Savaşları nasıl sessiz bir biçimde yapılır, anlaşılmıştır. Gelelim, bunun ABD deki etkilerine: Yani bu durum, Walmart, Amazon ve Target gibi büyük şirketler için gerçek bir felakete dönüşmüştür. Zira bu şirketler, Çin’de üretilen malların ABD limanlarına taşınmasında Çin gemilerine bağımlıdırlar. Efendim, tedarik zincirleri saatler içinde kısmen çökmüş, elan da çöküş devam etmektedir.”
“HER HAMLESİ AMERİKAN İMPARATORLUĞUNUN EKONOMİK KALBİNE DOĞRUDAN İNDİRİLEN BİR DARBE”
Yapılan hamlelerin en dikkat çekici yönünün, Meydan Okuma & Yanıtlama (Challange & Respond) kuramının eşzamanlılık içerisinde cereyan etmesi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Arslan, “Bunun alandaki yansıması, zincirleme bir etki yaratarak ekonomik darbeyi katbekat büyütmesi olmuştur. Çin, ticaret savaşı öyle yapılmaz böyle yapılır, diyerek bir gladyatör vuruşu göstermiştir. Bu, kademeli bir tırmanma değil; ABD’nin karşılık verme kapasitesini felce uğratmak üzere tasarlanmış sistemik bir şok olmuştur. Teknoloji cephesinde ise, dünya nadir toprak elementleri üretiminin %60’ını kontrol eden Çin, yarı iletkenler ve elektronik bileşenler için hayati öneme sahip bu madenlerin, Nicolas Maduro’nun kaçırılmasını destekleyen ülkelere ihracatına geçici kısıtlamalar getirmiştir. Bu karar; Apple, Microsoft, Google ve Intel gibi Amerikan teknoloji devlerinde büyük bir endişe yaratmıştır. Çin’in her hamlesi, Amerikan imparatorluğunun ekonomik kalbine doğrudan indirilen bir darbe niteliğindedir.” dedi.
NATO’NUN DAĞILMASININ RUSYA’YA KATKILARI
NATO’nun dağılmasının Rusya’ya katkıları üzerine değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Arslan, “Rusya-Ukrayna Savaşı, NATO’nun dağılmasının Rusya’ya katkıları bakımından günümüz küresel güç dinamiklerinin çarpıcı bir örneğini temsil etmektedir. 24 Şubat 2022 tarihinden itibaren Rusya, halen devam eden Rusya-Ukrayna savaşında izlediği politikası, Ukrayna’nın doğusundaki, özellikle Rus asıllıların yoğun olarak yaşadığı Donbas bölgesine yönelik özel askeri bir operasyonu yürütmektedir. Kısa bir süre içinde, Rusya, Belarus topraklarını da kullanarak Donbas operasyonunu Ukrayna’nın kuzey ve güney bölgelerine genişletmiştir. Vladimir Putin’in devlet başkanlığı görevine geldiği 2000 yılından itibaren, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlıklarını ilan eden ülkelerin egemenlik haklarını görmezden gelmekte ve bunda ısrar etmektedir.” ifadelerini kullandı.
“RUSYA’NIN AVRUPALAŞACAĞI BEKLENMEMELİDİR”
Prof. Dr. Arslan, NATO’nun dağılmasından sonra kendisine komşu başta Baltık Ülkeleri olmak üzere Rusya’ya komşu ya da yakın ülkelere, güvenlik endişelerini gerekçe göstererek müdahale etmenin dayanılmaz hafifliğini dişine göre güçsüz ülkelere dayatabileceği değerlendirilmekte olduğunu belirtip, sözlerini şu şekilde sonladırdı, “NATO’nun dağılmasının ardından Rusya’nın Avrupalılaşacağı beklenmemelidir. NATO dokümanlarında açıkça belirtildiği gibi doktrinize edilen bir mütecavize, saldırgana dönüşebileceği kuvvetle ihtimaldir.”