GÖKHAN EREK / ÖZEL HABER - Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin, geçtiğimiz günlerde işgalci İsrail’in soykırımcı Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yaptığı görüşmede verdiği samimi pozlar dikkat çeken konular arasında yer alırken; işgalci İsrail, Gazze’de gerçekleştirdiği işgal girişimlerine yeni bir boyut kazandırmak amacıyla Hindistan'ın Manipur ve Mizoram eyaletlerinde yaşayan 240 Bney Menaşe Yahudi’sini yerleştirmek üzere Filistin’e getirdi.
2030 YILINA KADAR 6 BİN BNEY MENAŞE YAHUDİSİ FİLİSTİN’E YERLEŞTİRİLECEK
İşgalci İsrail, önümüzdeki haftalarda üç dalga şeklinde yaklaşık 600 Bney Menaşe’yi getirmeyi planlarken, yıl sonuna kadar da bin 200 kişinin taşınması hedefler arasında. Hiçbir hukuk kuralı tanımadan soykırım ve işgal girişimleri sürdürmeye devam eden Tel Aviv yönetimi 2030 yılına kadar da 6 bin Bney Menaşe’yi Filistin topraklarına yerleştirmeyi hedefliyor.
SOYKIRIMCI İSRAİL’İN BNEY MENAŞE YAHUDİLERİ ÜZERİNDEN KİRLİ PLANI!
Peki Hindistan’daki Bney Menaşe Yahudileri kimdir, İşgalci İsrail’in Bney Menaşe Yahudilerini Filistin’e yerleştirmedeki amacı ne, Bney Menaşe Yahudilerinin Filistin’e yerleştirilmesi işgalde yeni boyut mu, Filistin topraklarını gasp eden işgalci İsrail dünyanın farklı yerlerindeki Yahudileri toplamakla neyi hedefliyor? Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Faik Tanrıkulu, Yeni Birlik Gazetesi’ne değerlendirdi.

“TOPLULUK KENDİSİNİ İSRAİL’İN KAYIP ON KABİLESİNDEN BİRİNİN TORUNLARI OLARAK GÖRÜR”
Bney Menaşe’nin, Hindistan'ın kuzeydoğusundaki Manipur ve Mizoram eyaletlerinde yaşayan bir topluluk olduğunu aktaran Doç. Dr. Faik Tanrıkulu, “Etnik olarak Tibet-Burman dil ailesine mensup Kuki, Mizo ve Chin halklarına bağlıdırlar. Bölgesel olarak Hindistan, Bangladeş ve Myanmar (Burma) sınır hattında geniş bir coğrafyaya yayılmış olan bu halklar, kendi içlerinde çok sayıda alt klan ve aşirete bölünmüştür. Bney Menaşe ise bu daha geniş etnik mozaiğin içinde, Yahudi kimliğiyle kendini tanımlayan görece küçük bir kesimi ifade eder. Topluluğun toplam nüfusu yaklaşık 10.000 kişi civarındadır; bunların yaklaşık 4.000'i halihazırda İsrail'e taşınmış, geriye kalan 5.000-6.000 kişi ise hâlâ Hindistan'da yaşamaktadır. Topluluk kendisini, Tevrat'ta geçen Hz. Yusuf'un oğlu Menaşe'nin soyundan, yani İsrail'in "kayıp on kabilesinden" birinin torunları olarak görür. "Bney Menaşe" ifadesi İbranice'de "Menaşe'nin oğulları" anlamına gelir. Topluluk anlatısına göre ataları, M.Ö. 8. yüzyılda Asur sürgünüyle birlikte İsrail topraklarından dağılmış ve binlerce yıl süren bir göç yolculuğunun ardından İran, Afganistan, Tibet ve Çin üzerinden geçerek bugünkü Hindistan-Burma sınırına ulaşmışlardır. Bu anlatı, sözlü gelenek, bazı eski şarkılar ve ritüellerdeki sembolik unsurlar üzerinden inşa edilmektedir.” ifadelerini kullandı.
HİNDİSTAN’IN KLASİK VE TARİHSEL YAHUDİ CEMAATLERİNDEN TAMAMEN FARKLI
Doç. Dr. Tanrıkulu, Bney Menaşe’nin, Hindistan'ın klasik ve tarihsel Yahudi cemaatlerinden tamamen farklı bir kategori olduğunu belirterek şunları kaydetti, “Hindistan'da yüzyıllar öncesine, hatta bazı rivayetlere göre Süleyman dönemine kadar uzandığı söylenen iki köklü Yahudi topluluğu vardır: Cochin Yahudileri, Hindistan'ın güneybatı kıyısında, bugünkü Kerala eyaletinde yaşamış ve en geç M.S. 1. yüzyıldan itibaren bölgede varlığı belgelenmiş bir topluluktur. Hint kralları tarafından kendilerine bağışlanan bakır levha ile haklarının güvence altına alındığı bilinmektedir. Bene Israel ise Maharaştra kıyılarında, özellikle Mumbai çevresinde yaşamış, geleneksel olarak yağ presçiliği yaparak hayatını sürdürmüş ve yüzyıllar boyunca Yahudi pratiklerinin bir kısmını korumuş köklü bir cemaattir.”
“BAMBAŞKA BİR HİKÂYENİN ÜRÜNÜ”
Cochin Yahudileri ve Bene Israel’in hem dini otoriteler hem akademik tarihçiler tarafından tartışmasız biçimde Yahudi olarak kabul edildiğini hatırlatan Doç. Dr. Tanrıkulu, “Bney Menaşe ise bambaşka bir hikâyenin ürünüdür: Yahudi kimliği, 20. yüzyılın ikinci yarısında özellikle 1950'lerden itibaren ortaya çıkmış görece yeni bir süreçtir. Topluluğun büyük çoğunluğu, 19. yüzyılda Britanya misyonerleri eliyle Hristiyanlaştırılmıştır; o dönem öncesinde ise yerel animist inançlara mensuptular. Yani bugün "Yahudi" olarak tanımlanan kimlik, kesintisiz biçimde sürmüş kadim bir geleneğin değil; Hristiyanlık, animizm ve sonradan benimsenen Yahudi pratikleri arasındaki katmanlı bir dönüşümün ürünüdür.” şeklinde konuştu.
YAHUDİ KİMLİĞİNE YÖNELMELERİNİN BAŞLANGICI
Doç. Dr. Tanrıkulu, topluluğun Yahudi kimliğine yönelmesinin başlangıç anı olarak genellikle 1951 yılının işaret edildiğini anımsatarak, sözlerini şu şekilde sürdürdü, “Mizoramlı bir cemaat lideri olan Mela Chala'nın, kendi halkının İsrail'in kayıp kabilelerinden geldiğini söyleyen bir rüya gördüğünü açıklamasıyla birlikte, bölgede Eski Ahit temelli bir kimlik arayışı yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu süreçte, Hristiyan misyonerler aracılığıyla zaten Tevrat metinlerine aşina olan halkın bir kesimi, kendi sözlü geleneklerindeki bazı motifleri (mayasız ekmek, hayvan kurbanı, sünnet benzeri pratikler, Kızıldeniz'i andıran bir geçiş şarkısı gibi) İsrailî kökenin kanıtı olarak yorumlamaya başlamıştır. 1970'ler ve 80'lerde topluluk, İsrail'deki Haham Eliyahu Avichail ile temas kurmuş ve onun kurduğu Amishav adlı örgüt aracılığıyla Ortodoks Yahudilik öğretisini sistematik biçimde benimsemiştir. Topluluğa "Bney Menaşe" adını veren ve onları teolojik anlamda biçimlendiren de büyük ölçüde Avichail olmuştur. Daha sonra bu rol, Netanyahu'nun eski medya danışmanı Michael Freund'un kurduğu Shavei Israel örgütüne geçmiştir.”
“MESELE YALNIZCA DİNİ VE İNSANİ GEREKÇELER DEĞİL!”
İsrail'in, Bney Menaşe topluluğunu yalnızca dini ya da insani gerekçelerle bölgeye taşıdığını söylemenin meseleyi ciddi biçimde eksik okumaya sebep olacağını vurgulayan Doç. Dr. Tanrıkulu, “Söz konusu süreç, İsrail devletinin kuruluşundan bu yana sürdürdüğü demografik mühendislik ve yerleşim siyasetinin bir parçası olarak değerlendirilmeli. İsrail'in kuruluşundan bu yana en temel devlet politikalarından biri, kontrol ettiği topraklarda Yahudi nüfus çoğunluğunu korumak ve mümkünse artırmaktır. Filistinlilerin doğum oranlarının yüksek olması ve özellikle Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze'deki nüfus artışı, İsrail için kronik bir "demografik tehdit" olarak okunmaktadır. Bu çerçevede, dünyanın farklı coğrafyalarından "Yahudi" olarak tanımlanabilecek toplulukların İsrail'e taşınması, salt bir göç meselesi değil, aktif bir nüfus mühendisliği aracıdır.” şeklinde konuştu.
SİSTEMATİK BİR NÜFUS AKTARIM SİYASETİNİN PARÇASI!
Doç. Dr. Tanrıkulu, Bney Menaşe topluluğunun nüfusu tek başına büyük görünmese de Etiyopya'dan getirilen Falaşalar, eski Sovyet ülkelerinden gelen Yahudiler ve dünyanın farklı bölgelerinden taşınan diğer küçük topluluklarla birlikte düşünüldüğünde, sistematik bir nüfus aktarım siyasetinin parçası olarak anlam kazandığını dile getirip şunları kaydetti, “2005 sonrasında, uluslararası baskılar ve eleştiriler nedeniyle yeni gelen Bney Menaşe üyeleri Batı Şeria yerine İsrail'in kuzeyine özellikle Nof HaGalil (eski adıyla Nazaret İllit), Kiryat Yam ve Karmiel gibi kentlere yerleştirilmektedir. Bu tercih masum görünmekle birlikte, aslında bir başka demografik stratejinin parçasıdır. Galile bölgesi, İsrail içindeki Filistinli Arap nüfusun (1948'de yerinden edilmemiş ve İsrail vatandaşı kalmış olanlar) yoğun yaşadığı bölgedir. İsrail devleti onlarca yıldır bu bölgede Yahudi nüfusunu artırma, Arap köy ve kasabalarının çevresine Yahudi yerleşimleri kurma siyaseti yürütmektedir; bu siyaset literatürde "Galile'nin Yahudileştirilmesi" (Judaization of the Galilee) kavramıyla anılmaktadır. Nof HaGalil bu politikanın simgesel kentlerinden biridir; bizzat tarihi Filistin kenti Nazaret'in hemen yanına, 1957'de Galile'nin demografik dengesini Yahudi nüfus lehine değiştirmek amacıyla kurulmuştur.”
“İŞGALİN NİTELİĞİNE DAİR ÖNEMLİ BİR SÜREKLİLİK VE GENİŞLEME GÖSTERGESİ”
Bney Menaşe Yahudilerinin Filistin'e yerleştirilmesinin işgalde yeni bir boyut olmadığına dikkat çeken Doç. Dr. Tanrıkulu, “Ancak işgalin niteliğine dair önemli bir süreklilik ve genişleme göstergesidir. Yani yapılan iş, İsrail'in 1948'den bu yana sürdürdüğü yerleşimci sömürgeci projenin kategorik olarak farklı bir aşamaya geçmesi değil, aynı projenin farklı araçlarla, farklı coğrafyalardan beslenerek devam ettirilmesidir. İsrail devletinin kuruluşu, başından itibaren dünyanın dört bir yanından Yahudi nüfusu Filistin topraklarına taşıma projesine dayanmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında Theodor Herzl ile sistemli bir ideolojik çerçeveye kavuşan Siyonizm, Filistin'i "halksız bir yurt" olarak resmetme eğiliminde olmuştur. Britanyalı Siyonist Israel Zangwill'in 1901'de dile getirdiği ve sonradan Siyonist literatürde sıkça yer bulan "halksız bir yurt, yurtsuz bir halka" sloganı bu eğilimin en bilinen ifadesidir. Bu sloganın, Filistin topraklarında yüzyıllardır yaşayan yerli Arap nüfusunu görünmez kılan ideolojik bir perdeleme olduğu, bugün eleştirel akademik literatürün üzerinde hemfikir olduğu bir noktadır.” dedi.
KURULUŞUNDAN BU YANA FARKLI DALGALAR HALİNDE GÖÇ PROJELERİ YÜRÜTÜYOR!
Doç. Dr. Tanrıkulu, İsrail’in, kuruluşundan bu yana farklı dalgalar halinde göç projeleri yürüttüğünü hatırlatarak sözlerini şu şekilde sürdürdü, “1948'den önce Avrupa'dan başlayan göç, sonrasında Arap ülkelerinden Yahudilerin getirilmesiyle (Mizrahi göçü) sürmüş; 1980'ler ve 90'larda Etiyopya'dan Falaşaların "Operation Moses" ve "Operation Solomon" adlı operasyonlarla taşınması, Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından yaklaşık bir milyon Rus Yahudisinin getirilmesi ve son yıllarda Bney Menaşe gibi daha küçük "kayıp kabile" topluluklarının taşınmasıyla devam etmiştir. Yani Bney Menaşe vakası, yepyeni bir model değil; köklü ve sistematik bir devlet politikasının güncel halkalarından biridir.”
BNEY MENAŞE MESELESİNİ DİĞERLERİNDEN AYIRAN ÜÇ ÖNEMLİ UNSUR!
Doç. Dr. Tanrıkulu, Bney Menaşe meselesini öncekilerden ayıran üç önemli unsuru ise şu şekilde dile getirdi, “Birincisi, "Yahudi kim?" sorusunun sınırlarının daha önce hiç olmadığı kadar esnetilmesi. Etiyopya Falaşalarının Yahudi soyu, halahik açıdan tartışmalı olsa da en azından yüzyıllardır kesintisiz biçimde sürdürülmüş bir Yahudi pratiğine dayanıyordu. Oysa Bney Menaşe topluluğunun Yahudi kimliği, 20. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş, modern bir kolektif kimliktir. İsrail devletinin böyle bir topluluğu bile vatandaşlığa kabul etmesi, "Yahudi olmak" kavramının İsrail siyasetinde artık bir teolojik kategori olmaktan çok, bir nüfus mühendisliği aracına dönüştüğünü göstermektedir. İkincisi, göçün doğrudan yerleşimci kolonileştirme ile bağının daha açık biçimde kurulması. Geçmişte Etiyopya Yahudileri büyük ölçüde İsrail içinde, 1948 sınırları içerisindeki kentlere yerleştirilmiştir. Bney Menaşe ise tam tersine özellikle 2005 öncesinde doğrudan Batı Şeria ve Gazze'deki yasadışı yerleşimlere taşınmıştır. Hebron, Kiryat Arba ve Gush Katif gibi yerleşimler, topluluğun ilk dalgalarının yerleştirildiği bölgelerdir. Bu durum, uluslararası hukukta savaş suçu kapsamında değerlendirilen "işgal altındaki topraklara sivil nüfus aktarımı" pratiğinin, dünyanın ucundan getirilen yeni topluluklarla beslendiğini açıkça göstermektedir. Üçüncüsü, sürecin teolojik bir kılıfla siyasi bir projeye dönüştürülmesindeki şeffaflığın artması. Geçmişte İsrail göç politikalarını "Yahudi sığınağı" söylemiyle savunabiliyordu; bugün ise topluluğun Galile'ye yerleştirilmesi resmî açıklamalarda doğrudan "kuzeyi güçlendirme stratejisi" olarak ifade edilmektedir. Yani örtü kalkmıştır; demografik mühendislik artık gizlenmesi gereken bir gerçeklik değil, övgüyle anılan bir devlet politikasıdır.”
“HEM BÖLGESEL HEM KÜRESEL DÜZEYDE ÖNEMLİ SİNYALLER VERMEKTE”
İsrail'in dünyanın dört bir yanından farklı topluluklara uzanarak onları "Yahudi" kategorisi altında bir araya toplama çabasının, tek başına okunduğunda dini ya da kültürel bir mesele gibi görünebileceğini vurgulayan Doç. Dr. Tanrıkulu, “Ancak bu hareket, daha büyük bir stratejik hesaplamanın parçası olarak değerlendirildiğinde hem bölgesel hem küresel düzeyde önemli sinyaller vermektedir. Her şeyden önce bu politika, İsrail'in işgali kalıcılaştırma niyetinin somut bir göstergesidir. Bir yerleşimci sömürgeci proje, ancak yerleşimci nüfusunu sürekli besleyebildiği sürece kendini sürdürebilir. İsrail'in dünyanın farklı köşelerinden insan kaynağı toplaması, "geri dönülemez bir nokta" yaratma stratejisinin parçasıdır. Ne kadar çok yerleşimci ne kadar geniş bir alana yayılırsa, gelecekte herhangi bir barış müzakeresinde "fiili durum"un (fait accompli) geri çevrilmesi o kadar güçleşir. Yani amaç, yalnızca bugünkü demografik dengeyi korumak değil; gelecekteki tüm siyasi çözüm senaryolarını fiziksel olarak imkânsızlaştırmaktır. Batı Şeria ve Doğu Kudüs'teki yerleşimci sayısının toplamda 700 bini geçmesi, Doğu Kudüs'ün sistematik biçimde Yahudileştirilmesi ve şimdi de Galile gibi 1948 sınırları içindeki Arap nüfus yoğun bölgelere taşınan yeni dalgalar, hep bu mantığın parçalarıdır.” değerlendirmesinde bulundu.
EN SİNSİ BOYUT: FİLİSTİNLİLERİN GERİ DÖNÜŞ HAKKINI SÖYLEMSEL DÜZEYDE İMKÂNSIZ KILMASI!
Doç. Dr. Tanrıkulu, yapılan politikanın belki de en sinsi boyutunun, Filistinlilerin geri dönüş hakkını söylemsel düzeyde imkânsız kılması olduğunu vurgulayıp, sözlerini şu şekilde sonlandırdı, “Eğer İsrail, dünyanın her köşesinden gelen ve hiçbir somut tarihsel bağı bulunmayan toplulukları "evine dönüş" çerçevesinde kabul edebiliyorsa; bu, "geri dönüş" kavramının bizzat içeriğinin tersyüz edilmesi anlamına gelir. 1948'de yurdundan zorla çıkarılan Filistinli artık "yabancı işgalci" olarak resmedilmekte; oysa Mizoramlı, Etiyopyalı, Perulu ya da Polonyalı bir kişi "yurduna dönen yerli" olarak sunulmaktadır. Bu, Filistinlilerin geri dönüş hakkının yalnızca pratik düzeyde değil, kavramsal düzeyde de yok edilmesi anlamına gelir. Çünkü "kim yerlidir, kim yabancıdır?" sorusunun cevabı, fiziksel sınırlardan önce zihinlerde verilir. Bney Menaşe, Falaşalar veya benzeri grupların "geri dönüş" söylemiyle taşınması, bu zihinsel haritayı yeniden çizen ideolojik bir araçtır. Dolayısıyla bu politika, salt nüfus aktarımı değil; aynı zamanda Filistinlilerin tarihsel hakkına yönelik söylemsel bir saldırıdır.”