Simla Öğütcü/ Özel Haber
Son dönemde mecliste 3 ay boyunca süren bir komisyon çalışması, suça sürüklenen çocuklar konusunu yeniden gündeme taşıdı. Bu konuyu pedagog Afet Akbarlı ile görüştük. Akbarlı, suç işleyen çocukların davranışlarının arkasında genellikle kimlik bunalımı, güven eksikliği ve doğru otoriteye ulaşamama gibi derin psikososyal nedenler yattığını vurguluyor.
Çocukların hayatlarında güvenli alanlar yaratmanın; spor salonlarından mahalle sağlık merkezlerine, okul öğretmenlerinden toplumun her bireyine kadar geniş bir destek ağıyla mümkün olabileceğini belirtiyor. Bu röportajda, hem Türkiye’den hem dünyadan örnekler üzerinden, çocukların suça itilmeden topluma kazandırılabilmesi için önerilen somut çözümler ele alınıyor.
Toplum ve devlet çocuklar için nasıl yol izleyebilir, güven ve empatiyle onları suça sürüklenmekten koruyabilir? Mecliste 3 ay boyunca bir komisyon çalışacak. Peki, çocuk suçlular için ne yapılabilir?
Akbarlı: Erikson’un sosyo-psikolojik kimlik kuramına göre, ergenlerin kimlik gelişimi farklı biçimlerde olur. Bazı çocuklar ağır olan “dağınık kimlik” veya “kimlik karmaşası” yaşayabilir. İşte bu çocuklar suça sürüklenebiliyor.
İleride kişilik bozukluğuna dönüşebilen bu durumun temelinde, çözülmemiş kimlik çatışmaları yatar. Erikson’a göre kötülük çoğu zaman çözülmemiş kimlik çatışmasından kaynaklanır. Çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanan sürekli içsel çatışmalar, davranışsal olarak çözülmezse dağınık kimliğe yol açar.
Bu çocuklar “Ben kimim?” sorusunu sormaz, hatta aramak istemez. Kimlik bunalımı yaşadıktan sonra yetişkinliğe geçerler; ancak içsel değer sistemleri gelişmediği için ahlaki yapı eksiktir.
Süperego ve id çatışması, kimlik karmaşasında kendini gösterir. Dağınık kimlikte ise süperego ile id arasındaki çatışma, çocuğun suça yönelmesine neden olur. Çocuk suç işlediğinde bunu çoğu zaman ahlakın ihlali olarak görmez; suç, geçici bir kimlik ve onay aracı hâline gelir.
Süperego içselleştirilmediğinde, çocuk dürtülerini dışa yansıtır. Eğer ailede otorite zayıfsa, çocuk sokaktaki güçlü figürlere yönelir ve çetelerle ilişki kurabilir. Bu nedenle çocukların hem doğru otoriteyle temas etmesi hem de iç denetim kazanmaları gerekir.
Çocukların öfkesini ve kimlik bunalımını sağlıklı şekilde dışa vurabilmesi için devlet ve toplum neler yapabilir, hangi araçlarla onlara yol gösterilebilir?
Akbarlı: Çocukların içsel öfkelerini ve bastırılmış duygularını boşaltabilmeleri için spor ve sanat çok önemlidir. Dövüş sanatları, karate, kickboks gibi disiplinli aktiviteler, çocukların enerjilerini ve duygularını kontrol etmelerini sağlar; mahallede güvenli spor kulüpleri ve saygı duydukları öğretmenler doğru otoriteyi gösterir.
Her mahallede, ulaşılabilir ücrette veya ücretsiz spor okulları açılmalı; çocuklar dövüş sanatlarına yönlendirilmeli, korkmadan katılabilmeli. Kendine inanıp güvenen ve güçlü biri olarak kol kuvvetine güvenen çocuk, kavgaya ve suça yönelmiyor.
Peki, suça sürüklenmiş çocuklara yaklaşım nasıl olmalı?
Akbarlı: Öncelikle anne-baba ile ilişkilerin düzeltilmesi şarttır. Anne-babanın sağlayamadığı rehberlik ve otorite, okullar ve öğretmenler aracılığıyla verilebilir. Çocuk, saygı duyduğu bir yetişkinle yeni bir otoriteyi içselleştirebilir.
Türkiye’de öğretmenlerin çocuklara “çocuğum” diye hitap etmesi çok değerli bir örnektir. Bu basit söz, çocuğun kendisini değerli ve görülen biri olarak hissetmesini sağlar.
Çocuğun kimliğini doğru yönlendirmek için güvenli bir alan yaratır; çocuk kendini ifade edebilir ve içsel çatışmalarını sağlıklı şekilde dışa vurabilir. Bu yaklaşım takdir edilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır.
Kimlik karmaşası ve dağınık kimlik arasındaki fark nedir?
Akbarlı: Kimlik karmaşası yaşayan çocuklar bir gün uyumlu, bir gün asi olabilir; davranışları istikrarsızdır. Erikson’a göre, her çocuk hayatında bir kimlik bunalımı yaşar; bu normaldir. Ancak dağınık kimliği olan çocuklar, kendi kimliklerini bulamadıkları için suçu geçici bir kimlik ve onay aracı olarak benimser. Suç, “Ben kimim?” sorusunun yerini alır ve çocuk kendini onaylamak için suça yönelir.
Birincil ve ikincil aynalanma kavramı da önemli. Birincil aynalanma, “Sen ne yaparsan yap, seni görüyorum”dur. İkincil aynalanma ise çocuğun davranışına göre ilgiyi gösterme veya geri çekmeyi ifade eder. ‘’Benim istediğim yaparsan seni görüyorum'' istediğimi yapmazsan seni görmüyorum. Bu çocuklara birincil aynalanmayı sağlayabilirsek, onları hisseder ve empati kurabilirsek, kimlik bunalımını çözebiliriz.
Dünyada çocuk suçlular için etkili bir örnek var mı?
Akbarlı: Evet, Rusya’da 100 yıl önce uygulanan pedagojik bir yaklaşım var. Suça itilmiş çocuklar, güvene dayalı eğitimle okullara gönderiliyor, çalışmaya başlıyor ve emeği öğreniyorlardı. Sistem, “Çocuk her koşulda güven duyulmayı hak eder” anlayışına dayanıyordu.
Çocuğa, “Yanındayım, gel beraber bakalım neye ihtiyacın var” deniyordu. Sabır ve empatiyle çocuklar kimlik bunalımından çıkabiliyor, topluma uyumlu bireyler hâline gelebiliyordu.
Toplum, çocukların suça sürüklenmesini önlemede nasıl bir rol üstlenebilir?
Akbarlı: Toplum olarak hepimizin sorumluluğu var. “Benim çocuğum” yaklaşımını tüm çocuklara uygulamalıyız. Askıda ekmek kültürü gibi bir model geliştirebiliriz: Sepette çocuk. Yoldan geçen çocuğa da, komşu çocuğuna da kendi çocuğumuz kadar önem vermeliyiz. Yardım etmek, empati kurmak ve çocukların doğru otoriteyle temas etmesini sağlamak, onları suça yönelmekten uzaklaştırır.
Davranış Bozukluğu Bir Tehlike mi, Savunma mı?
Araştırmalar, davranış bozukluğu gösteren çocukların aslında hayatta kalmak için savunma mekanizması geliştirdiğini gösteriyor. Bu çocuklar, majör depresyona girmemek için davranışlarını savunma olarak dışa vuruyor. Doğru yönlendirme ve destekle, bu savunma olumlu kimlik gelişimine dönüşebilir.
Akbarlı: Suça sürüklenen çocuklarla ilgili çözüm, devletin yanı sıra toplumun ve her birimizin sorumluluğudur. Spor, sanat, güvene dayalı eğitim, aile sağlık merkezleri ve mahallede güvenli alanlarla çocuklar kendilerini bulabilir. ‘Benim çocuğum, senin çocuğun’ anlayışı, sokakta, okulda ve mahallede her çocuğa umut olabilir.