Mao Zedong’un 1 Ekim 1949’da kuzeyindeki kapının kürsüsünden Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etmesiyle modern Çin tarihinin simge mekânlarından Tiananmen Meydanı.. Meydana çıktığımda ilk hissettiğim şey, küçülmek oldu. Meydan öylesine devasaydı ki, ortasında kendimi neredeyse bir nokta gibi hissettim.
Fotoğraflarda ya da televizyon görüntülerinde gördüğüm bir yerin gerçek ölçüsüyle ilk kez karşı karşıyaydım. Bazı mekânlar size yalnızca tarih anlatmaz; o tarihin gücünü, iddiasını ve ölçeğini de hissettirir. Tiananmen benim için böyle bir yerdi.

Bu büyüklük karşısında hemen hüküm vermek kolaydı. Oysa birkaç günlük bir ziyaretin bana öğrettiği ilk şey, Çin’de gördüğüm her büyük yapıyı ya da kalabalık alanı tek bir cümleyle açıklamaya çalışmamaktı. Meydanda hissettiğim küçüklük, ülke hakkında kesin bir sonuca değil, daha fazla bakma ihtiyacına dönüştü. Çünkü hemen yakınında beni bu kez başka bir büyüklük bekliyordu: Yasak Şehir.
Tiananmen’de yaşadığım duygu ile gazeteci olarak kurmam gereken cümle arasında önemli bir mesafe vardı. Meydanın beni etkilemesi kişisel bir gerçekti; bu etkiden ülkenin tamamına ilişkin sonuç çıkarmak ise başka bir şeydi. Bu nedenle önce gördüğüm ölçeği, sonra onun bende yarattığı hissi kaydetmeye karar verdim. Yolculuk boyunca korumaya çalıştığım ayrım buydu.

- Beş saatlik şehir
Yasak Şehir’in ne kadar büyük olduğunu anlatmak için rakamlardan önce kendi saatime bakmam yeterliydi. Turumuz yaklaşık beş saat sürdü. Kapılar, avlular ve yapılar birbirini izledikçe buranın yalnızca gezilip çıkılacak tek bir saray olmadığını daha iyi anladım. Bir bölümü geride bıraktığımı düşünürken önümde başka bir alan açılıyor, mesafe uzadıkça zaman duygusu da değişiyordu.
Ming İmparatoru Zhu Di tarafından 1406-1420 arasında yaptırılan, 14 Ming ve 10 Qing imparatoruna yaklaşık beş yüzyıl boyunca saray ve devlet merkezi olan Yasak Şehir, gezimin içinde gözüme çarpan ayrıntılardan biri dev bir taş eserdi. İlk bakışta malzemesini anlamanın kolay olmadığı bu eser, Yasak Şehir’in ölçeğini küçük bir ayrıntıda yeniden gösteriyordu. Adını ve malzemesini kesinleştirmek yerine, gördüğümü olduğu gibi kaydetmeyi tercih ediyorum: Karşımda, büyüklüğüyle dikkat çeken bir taş eser vardı.

Asıl canlı görüntüyü ise geleneksel kıyafetlerle gezen Çinli ziyaretçiler oluşturuyordu. Farklı dönemleri hatırlatan giysiler içindeki insanlar sarayın avlularında dolaşıyordu. Ortam bana bir festival ya da bayram gününü hatırlattı. Tarih yalnızca duvarların ardında sergilenen bir geçmiş değildi; bugünün insanları onu giyiyor ve kendi hayatlarının içine yeniden taşıyordu.
Bu görüntüyü turistik bir süs olarak geçip gitmek istemedim. Çünkü karşımdaki ziyaretçiler, tarihî bir mekâna yalnızca bakmıyor; kendilerini o geçmişin içinde görünür kılıyordu. Geleneksel kıyafetlerin bugünün ziyaretçileri tarafından taşınması, seyahat boyunca karşıma çıkan eski ile yeninin birlikteliğini belki de en sade biçimde anlatıyordu.

- Hayali duvar, gerçek duvar
Pekin’deki tarih yolculuğunun bir başka durağı Cennet Tapınağı’ydı. 1420’de tamamlanan Cennet Tapınağı, Ming ve Qing imparatorlarının göğe kurban sunduğu ve bereketli hasatlar için dua ettiği başlıca imparatorluk tören alanı. Modern hayatın bütün hızı dışarıda devam ederken, bu tarihî yapı bana Çin’de geçmiş ile bugünün birbirini dışlamadan yan yana durabildiğini bir kez daha gösterdi. Aynı şehirde telefonla birkaç saniyede ödeme yapıyor, ardından yüzyılların içinden gelen bir yapının önünde duruyordum.
Çin Seddi ise yolculuk öncesinde en fazla merak ettiğim yerlerden biriydi. Karşıma çıktığında hissettiğim şey, yalnızca ünlü bir yapıyı görmenin heyecanı değildi. İlk yazıda sözünü ettiğim, Çin hakkında zihnime örülmüş hayali duvarları düşündüm. Şimdi önümde gerçek bir duvar vardı; muazzam, somut ve kendi tarihini taşıyan bir eser. Onu görmek, Çin’i uzaktan kurulan imgeler yerine yerinde anlamaya çalışmanın neden gerekli olduğunu yeniden hatırlattı.
Çin Seddi’ni daha önce sayısız görüntüde görmüştüm. Fakat fotoğraf, bir yapının ününü taşısa da ölçeğini ve insanda uyandırdığı duyguyu eksiltiyor. Karşısında durduğumda, zihnimdeki kartpostal görüntüsü yerini gerçek bir mekâna bıraktı. Merak ettiğim bir simge, yolculuğun içinde yaşanmış bir karşılaşmaya dönüşmüştü.
Yine de Çin Seddi’nin karşısında durmak, bütün Çin’i anlamak demek değildi. Böyle simge yapılar bir ülkenin hafızasına açılan kapılar olabilir; fakat o kapının ardındaki hayatı görmek için saraylardan ve anıtlardan çıkıp sofraya, pazara ve gündelik ilişkilere bakmak gerekiyordu.
- Sofradan pazara

Pekin ördeğini tatmak, sokak lezzetlerine bakmak ve çay seremonilerini izlemek bu nedenle benim için yalnızca bir yemek deneyimi değildi. Özellikle Maliandao Çay Pazarı’nda çayın hazırlanışı, sunuluşu ve etrafında kurulan düzen, gündelik görünen bir alışkanlığın nasıl kültürel bir karşılık taşıdığını gösteriyordu. Ayrıntılarını bilmediğim bir geleneğe dışarıdan bakıyor, gördüğümü egzotikleştirmeden anlamaya çalışıyordum.
Sokak arasındaki küçük bir markette karşıma çıkan ürünler ise mesafeleri bir anda kısalttı. Rafta Türk malı peynir, yeşil mercimek ve nohut vardı. Günlerdir uzakta olduğumu hissederken tanıdık üç ürünün bir Çin marketinde karşıma çıkması, ülkeler arasındaki bağın bazen büyük toplantılardan önce sıradan bir raf düzeninde görünür olabileceğini düşündürdü.
Elbette üç ürün üzerinden ticaretin büyüklüğü hakkında sonuç çıkarılamazdı. Fakat gazetecilik bazen büyük ilişkilerin gündelik hayattaki küçük izlerini fark etmeyi gerektirir. O raf benim için böyle bir izdi. Türkiye ile Çin arasındaki mesafe haritada değişmemişti; fakat mercimek, nohut ve peynir, uzaklığın ekonomik ve insani temaslarla aşılabildiğini somutlaştırıyordu.
Alışverişin başka bir kuralı da pazarlıktı. Çok sıkı pazarlıklar yaptım. Çin’de alışverişin ön koşulu iyi bir pazarlık. Aynı şehirlerde bir yanda pazarlığın sürdüğü küçük dükkânları, diğer yanda lüks alışveriş merkezlerini gördüm. Bu iki görüntü, Çin’i yalnızca geleneksel pazarlarla ya da yalnızca parlak mağazalarla anlatmanın ne kadar eksik kalacağını ortaya koyuyordu.
Sokakta zaman zaman bir köşede çömelerek bekleyen insanlarla karşılaştım. Bunu bütün bir topluma ait değişmez bir “alışkanlık” diye sunmak yerine, gündelik hayatın içinde dikkatimi çeken bir beden dili olarak kaydettim. Çünkü birkaç karşılaşmayı milyonlarca insan hakkında hükme dönüştürmek, bu yolculukta geride bırakmaya çalıştığım eski bakışın başka bir biçimi olurdu.
- Kapıda robot, karşımda insan
Hangzhou’da teknoloji bu kez otel odasının kapısında karşıma çıktı. Verilen siparişleri odalara robotlar götürüyordu. Telefonda başlayan işlem, siparişi taşıyan bir robotla tamamlanıyordu. Daha birkaç saat önce tarihî yapılarda geçmişin izlerini takip ederken şimdi gündelik bir otel hizmetinin otomasyonla yürütülmesini izliyordum. Çin’in “hem çok modern hem geleneksel” olduğu yönündeki ilk düşüncem, burada somut bir sahneye dönüşmüştü.

Beni şaşırtan yalnızca robotun kendisi değildi; böyle bir teknolojinin gösteri amacıyla değil, sıradan bir hizmetin parçası olarak karşıma çıkmasıydı. Gelecek diye konuştuğumuz bir uygulama, orada otel düzeninin olağan araçlarından birine dönüşmüştü. Teknolojinin gerçek etkisi de belki tam burada, dikkat çekmeyi bırakarak gündelikleştiği anda başlıyordu.
Fakat Hangzhou’dan aklımda kalan yalnızca robot olmadı. Batı Gölü’ndeki Leifeng Pagodası’na kapanış saatine çok yakın gitmiştik. Görevliler buna rağmen bize yardımcı oldu. (Batı ülkelerindeki şehirlerde, açık olduğu halde 17.01’de 1 dakika geçti diye yüzümüze kapanan kapıları hatırlayınca, bunun ne kadar kıymetli olduğunu çok daha iyi anlayabiliyordum.)
Ortada uzun bir konuşma ya da büyük bir jest yoktu; davranışları yeterince açıktı. Teknolojinin işleri kolaylaştırdığı bir ülkede, yolculuğu anlamlı kılan ayrıntının hâlâ insan davranışı olabileceğini orada gördüm.

Tiananmen’in büyüklüğü, Yasak Şehir’deki beş saat, Çin Seddi’nin heyecanı, pazar rafındaki Türk peyniri, kapıya gelen robot ve kapanış saatindeki görevliler... Çin’e ilişkin ikinci günümde zihnimde kalan görüntüler bunlardı. Hiçbiri ülkenin tamamını tek başına açıklamıyordu; fakat yan yana geldiklerinde geçmişle geleceğin aynı gündelik hayat içinde nasıl buluştuğunu gösteriyordu.
Şimdi sırada Hangzhou’dan Şanghay’a giden hızlı tren vardı. Şanghay’ın gece ışıkları başka bir Çin görüntüsü sunacaktı. Fakat yolculuğun asıl sorusu, gökdelenlerden ve hızdan uzakta, Anji’nin Yucun köyünde karşıma çıkacaktı: Bir yer, geçimini sağladığı dağı tüketmeden de kalkınabilir miydi?
YARIN: DAĞI AYAKTA TUTAN KÖY