İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ DR.ÖĞRETİM ÜYESİ GÖKTAN AY: YETENEK YOKSA SANAT OLMAZ

Röportaj Cuma 26 Ekim 2018 16:00

"Sanatta "unvan" değil, "yetenek ve üretim" önemli ve de geçerlidir. 1982 konservatuvarlar üniversiteye bağlanınca çoksesli müzik mensupları profesör olurken, aynı ayardaki "Türk müziği mensupları" doçent ve yardımcı doçent yapıldı. Yani kurul kararlarından bir aşağı unvana düşürüldü. Bu yanlış kararlar yüzünden şahsımda doçent olmam gerekirken  -Ney virtüozu Süleyman Erguner, kemençe virtüozu  İhsan Özgen,Yardımcı Doçent Burhan Tarlabaşı  gibi- yardımcı doçent yapıldı. Tüm başvurularımıza olumsuz cevaplar verildi ve hak kaybına sebep olundu. Doktora yapmamıza rağmen 1987'den beri mağdur edildik."

İstanbul Teknik Üniversitesi Dr.Öğretim Üyesi Göktan Ay: Yetenek Yoksa Sanat Olmaz

Süleyman DOĞAN

Dr. Göktan Ay İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Türk Müsikisi Devlet Konservatuarı Temel Bilimler Bölümünde Öğretim Üyesi olarak otuz yıldan beri çalışmaktadır. Göktan Bey, girişimci, sempatik, kolay iletişim kurabilen proaktif bir profil çizmektedir. Dr.Göktan Ay, “Yıllarca Türk müziği çalgıları ve müzik sistemleri okullara giremedi. Dolayısıyla, müzik eğitimi bölümlerinde de aynı görüş hakim oldu. Oysa bir Türk genci; çoksesli müziği de, kendi öz müziğini de, aşıklarını da, bestekarlarını da bilmeli, hangi türde gitmek isterse ona yönlenmeliydi” diyor. Ülkenin, alanında tek ve özgün festivali olan İstanbul Türk Müziği Günlerini, 22  yıldır  kaliteden vazgeçmeden devam ettirerek, geleneksel hale getiren Göktan Bey, Türk müziği dernek ve vakıflarının birlikte hareket etmeleri için çaba sarf etti. Göktan Ay’ın konserleri TRT ekranlarından, bildirileri Kültür Bakanlığından ve Üniversitelerden  yayınlayarak ülke çapında yaygınlığı sağladı. Göktan Ay ile yaptığım söyleşi ile siz aziz okurları baş başa bırakıyorum. 

Kaç yıldır bilimsel olarak müzikle uğraşıyorsunuz?

39 yıl yoldu. Ortaokul-lise çağlarında Tokat Gazi Osman Paşa Ortaokulu ve Lisesi “halk oyunları ve  koro” çalışmalarına katılan hareketli bir öğrenciydim. 1975 yılında, açılan İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’na ilk öğrenci olarak başlayınca “akademik çalışmalarda”  başlamış oldu. 1979’da mezun oldum ve ardında da asistan oldum. Tabii, o zamanlar konservatuarlar üniversiteye bağlı değildi, 1982 YÖK yasası ile bağlanınca akademik unvanlarda oluşmaya başladı.

Konservatuarların bu bağlanma sırasında sancıları oldu mu?

Olmaz olur mu! Önce konservatuarlar hazır değildi ve sürpriz oldu.. Çünkü; sanatta “unvan” değil, “yetenek ve üretim” geçerlidir. Birden bire, Bölüm Başkanı, Anasanat Dalları Başkanı oluşturuldu. 1983 yılında 2809 Sayılı Kanunlay10.maddesi geçici 2. fıkrası çıkarılarak, “konservatuar hocalarının” unvan almaları sağlandı. Ancak, benim de içinde bulunduğum birçok arkadaş, kurul kararını ele geçirip , basının –özellikle Milliyet Gazetesi ve A.Güçlü- olumsuz gündeme  getirmesi sonucu YÖK  geri adım attı, sağlam durmadı. Başvurmadıkları halde, bazı sanatçılara unvan verilerek yeni bir kurul (5 kişilik) oluşturuldu. Çoksesli müzik mensupları Profesör olurken, aynı ayardaki “Türk müziği mensupları” doçent ve yardımcı doçenç yapıldı, yani kurul kararlarından bir aşağı unvana düşürüldü. Bu yanlış kararlar yüzünden şahsımda doçent olmam gerekirken  -Ney virtüozu Süleyman Erguner, kemençe virtüozu  İhsan Özgen, Yardımcı Doçent Burhan Tarlabaşı  gibi- yardımcı doçent yapıldı. Tüm başvurularımıza olumsuz cevaplar verildi ve hak kaybına sebep olundu. Doktora yapmamıza rağmen 1987’den beri mağdur edildik.

O zaman bu unvanlar kurum içinde kırılma noktası oluşturdu diyebilir miyiz?

Maalesef, evet diyeceğim. Sanatta en büyük sınav yetenektir. Unvanlar gelince, “yüksek okul mezunu olmak” şartı olduğu  için, çok değerli ve alanlarında kaliteli çalgı ve ses icracısı olan ortaokul-lise mezunları sanatçı hocalarımız unvan alamadılar. İnsan yapısının doğal sonucu olarak, yıllarca birlikte oldukları/paylaştıkları insanlarla aralarına unvanlar girdi. Rahmetli Nida-Neriman Tüfekçi, Yücel Paşmakçı, Tülin Yakarçelik, Tülun Korman v.b.  Bazı hocalarımız da başvurmadılar, mesela kemençe virtüözü merhum Cüneyt Orhon, tanbur virtüözü merhum Necdet Yaşar, Emekli Koramiral, müzik eğitimcisi  Sabahattin Ergin… İşte bu konuda rektörlükler gerekli duyarlılığı sağlayamadılar. O zaman konservatuar sayısı azdı. Unvan verilenlerle birlikte, yukarıda saydığımız değerli sanatçılara da “Fahri Profesör” unvanı verilseydi, bu kırılmalar olmayabilirdi.

Siz ne yaptınız, eğitime ara mı verdiniz?

Hayır!.. Hocalarımız derslere devam edeceklerini, Ankara’da görüşmeler yapacaklarını söylediler. Neyse ki, 2 ay sonra hükmet yine düştü, MC hükümeti yeniden  kuruldu ve hocalarımızın sözleşmeleri tekrar imzalandı.1980’de ilk asistanlar olarak okula alındık. Sonra, yukarıdaki madde ile unvanlar alındı. Bu konuda Dr. Alaeddin Yavaşça’yı anmam gerek. Çünkü, unvanlar düşürüldüğünde kendisi  -Profesör olması gerekirken- doçent olarak yazısı geldi. Yazıyı alır almaz gerekçeleriyle birlikte  istifasını verdi. Zannediyorum,4-5 ay sonra Üniversitelerarası Kurul kararı ile profesör unvanı verildi. Diğerlerine bunu maalesef yapmadılar.  

Ek göstergeler yeniden düzenlenmeli!

Doktor öğretim üyelerinin önemli sorunlarında biri de ek göstergeler olduğunu söylüyorsunuz. Bu konuda bir teklifiniz var mı? 

Çalışma Bakanlığı’nın hazırladığı ek gösterge taslağına, seçim öncesi söz verilen, polis, hemşire, din görevlilerine; şube müdürleri, daire başkanları, il müdürleri, bölge müdürleri, üniversite genel sekreterleri, üniversite genel sekreter yardımcıları, belediyeler ve bağlı şirketlerdeki yöneticiler de eklendi. Şimdi öğretmenler 3600 ek gösterge olunca (ki haklarıdır), onları yetiştiren hocaları doktor öğretim üyesi 3600 olmaz, o zaman 4800 olmalı ve diğerleri de ona göre düzenlenmelidir. Ayrıca, yıllardır sakıza/yılan hikayesine dönen, TİP Sözleşmesi ile kadro karşılığı  çalışan; Devlet Sanatçılarının ve Konservatuar Sanatçı Öğretim Elemanlarının özlük hakları da iyileştirilmeli bu konu TRT’nin 5yıl önce yaptığı gibi kapatılmalı, eşitlik sağlanmalıdır. 

Üniversitelerde akademik ve idare kadroların ek göstergeleri nedir?

Ek göstergeler; Prof. Rektör, Rektör Yrd., ve 4 yıllık Prof.: 7600   Prof.:6400 , Sanatçı Öğretim Elemanları;6400, Dekan, Dekan Yrd., YO Müd.;6400, Doç. 1-3:5300,   Dr.Öğr.Üy. 3-5:4800,   Öğr.Gör., Arş.Gör.:3600,   Genel Sek.:3600,   Genel Sek. Yard.3000,   Daire Başk.:3000,  Fakülte Sek.:3000,   MYO-YO Sek.: 2200 olmalıdır. Çalışanların özlük hakları düzeltilerek emeklilikte rahat etmeleri ve  üretime geçmeleri sağlanmalıdır. Amaç kurumlar içi ve kurumlararası hiyerarşinin korunmasıdır.

Konservatuarın kuruluş felsefesi ile, şimdiki felsefesi arasında fark var mı?

Olmaz mı? Ben, her zaman diyorum ki; “ders aldığım, aynı  havayı soluduğum, sohbetlerinden çok şey öğrendiğim sanatçı hocalarımla birlikte olmak” bize ayrı bir felsefe vermiş. Kurum, bizim ailemiz gibi olmuş. Sürekli daha iyi olması için uğraşıyoruz. Konservatuarı bir maaş alınan yer olarak görmüyoruz. Öğrencilere “daha fazla nasıl bilgi verebiliriz” diye düşünüyoruz. Kuruluştan sonra, 100 kişilik “Atatürk Korosu” kurmuştuk. Koro,3 tür/ayrı müzik yapıyordu. Kurucu başkanımız rahmetli  Ercümend Berker ile Acapella Türk Müziği, rahmetli Neriman Tüfekçi ile THM, rahmetli Demirhan Altuğ ile çoksesli müzik yapıyorduk. Bu müzik anlayışı konservatuarımızın kuruluş felsefesidir. Ama, bu bile devam ettirilmemiştir.

İTÜ TMDK’yı diğerlerinde ayıran felsefe neydi?

Cumhuriyetin kurulması ile M.K.Atatürk’ün öncülüğünde ilk müzik kurumları oluşturulmuştu. 1914 yılında tiyatro eğitimi için Darülbedayi (Güzellikler Evi) kurulmuş, musiki bölümü; Şark ve Garp olarak ikiye ayrılmıştı. Kuruluş amacı müzik sanatının bilimsel bir yolla eğitim ve öğretimi, eski Türk bestecilerine ait klasik eserlerin yayımlanması ve yeniden tanıtılarak canlandırılması olarak özetlenen Darü’l-Elhan (Nağmelerin Evi) ,9 Aralık 1916’da  kurulmuştu. Kurum, bir yapı değişikliğine uğramış; İstanbul Konservatuvarı, İstanbul Belediye Konservatuvarı ve  günümüzde de İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı adını almıştır. M.K.Atatürk, Avrupa’ya (1927) beş  sanatçıyı göndermişti. (Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Anlar, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses) Bu beş kişi, klasik müzikte Rusya’ya özgü sanatsal bir altyapı oluşturmak için, 1800’lerin ortalarında bir araya gelen Rus Beşleri Balakirev, Borodin, Cui, Korsakov ve Musorgski’nin  karşılığı olarak “Türk Beşleri” olarak lanse edildi. 1938’de müzik öğretmeni yetiştirilen bölüm, Gazi Eğitim Enstitüsü’ne bağlanarak Konservatuvardan ayrıldı ve  (1940) Ankara Devlet Konservatuvarı yönetmeliği kabul edilerek yürürlüğe girdi. 1982’de, Hacettepe Üniversitesi’ne bağlandı...

TRT müziğini konservatuar besliyor!

Konservatuar mezunlarının hepsi sanatçı mı oluyor? Öğretmenlik doğru bir karar mı?

Elbette, her mezun sanatçı olacak diye bir kural yok, ama çoğunlukla böyle. Bugün İTÜ TMDK mezunlarının 200’ü; pop alanında, solisti aranjör, besteci, şef v.b. çalışıyor. Devlet korolarının (TSM-THM) yüzde 70’i, TRT’nin yüzde 90’ı İTÜ TMDK mezunu. Diğerleri de pedagojik formasyon alırlarsa müzik öğretmeni olarak atanıyorlar. Geçtiğimiz aylarda, Afyon-Burdur-Antalya Konservatuarlarındaki konferanslarımda, bana  en çok sorulan soru bu oldu!.. Demek ki kafalarda bir karışıklık var. Müzik Eğitimi Bölümleri; öğretmenlik bizim işimiz, Konservatuar ve GSF Müzik Bölümü mezunları neden öğretmen olarak atanıyor? diyorlar. Şimdi, TMDK mezunlarından öğretmenliği kaldıralım diyelim;  ilk 4 ten sonraki 4+4 te Türk müziği çalgılarını ve bilgilerini kim öğretecek? Dışarıdan öğretmen mi alınacak?  Çünkü, birsçok müzik eğitimi bölümlerinde hala (2018’de)  Türk müziği öğretilmiyor ve öğretilmesin diye büyük savaş veriliyor. Batı müziği konservatuarlarına, Türk müziğinin girmesi mümkün değil…O zaman ne olacak? TMDK mezunları her iki türü öğreniyorlar; seçmeli piyano dersleri var, bir müziği dışlamıyor/ ötekileştirmiyorlar.

Çocuklar neden enstrümanı çalamıyorlar?

Ayrıca, müzik eğitim bölümlerinde, öğrenciye o kadar çok bilgi yığılıyor ki, çocuklar bir çalgıyı iyi derecede çalmayı bilmiyorlar. Dolayısı ile atandıkları okullarda “bilgi derinliği olmadığı” için, “çalgısız ders” vermeye çalışıyorlar. Zaten, blok flütün hala zorunlu çalgı olarak devam ettirilmesi, müziğin en büyük handikapı. Kolej sahibi dostum, eğitimci Nazmi Arıkan’ın dediği gibi, “çocuğu müzikten soğutmak istiyorsanız, blok flüt çaldırın!”  Çok doğru ve  güzel bir söz değil mi?…

Popüler kültürün etkisi konusunda neler söylersiniz? Gençleri- aileleri korumak gerekli mi?

Popüler kültür ve popüler müzik her zaman var. Bugün hayatımıza giren birisi, birkaç ay sonra yok oluyor. Popüler alan, insanları çok kolay harcıyor. Ayrıca, kendini sürekli gazetelerde, ekranlarda gören kişiler, eğer alt yapıları sağlam değilse kolayca tuzağa düşüyor ve aşağıya doğru hareket başlıyor. Konservatuarda okuyan gençlerin de hayali, iyi bir sanatçı/oyuncu/besteci/ aranjör/çalgı-ses sanatçısı olmak…Ama, meşhur olmayı da bilinç altında saklıyorlar. Popüler alan; gençleri kullanıyor, şansı olup ta iyi iş çıkaranlar birdenbire herkesin tanıdığı bir kişi oluyorlar. Ailelerin bu konuda çok dikkatli, takipçi ve kontrolcü olmalarında yarar  vardır.

Metot yazılmadı!

Peki, müzikte  metotlar yazıldı mı?

Tezler yazıldı, kitaplar yazılmaya başlandı. Metot yazmak en zor işlerden olduğu için, her akademisyen bu yola başvurmadı. Ama; bağlama, ud, ney, keman, kaval, tanbur v.b. metotlar yazıldı. Sanatçıların hayatları kaleme alınarak, müzik tarihindeki gelişmeler bir araya getirildi. Ancak, hala müzik terminolojisinde birleşilemedi. Bölüm adları, yapılanma sorunları devam ediyor. Çalgıların sınıflanmasında bile batı müziği konservatuarlarında yapılan yanlışlık devam ediyor. Konservatuarlar, hala misyon-vizyon konusunu öğrenemediler. Yazdıkları amaçları, yıllar geçmesine rağmen hayata geçiremediler.

Üniversite rektörleri konservatuarları sahipleniyor mu? Ankara maliyede, ilk tırpan yiyen kısım konservatuar yapılanmaları oluyormuş deniyor. Doğru mu?

Güzel bir soru.. Ülkemizde 45 Konservatuar,25 Eğitim Fak. Müzik Eğitimi Bölümü, 14 GSF Müzik Bölümü, 1 Müzik ve Sahne Sanatları Fak. Müzik Bölümü, 1 Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi (2018-2019 eğitime başladı.) var.  Bana göre çok fazla, çünkü, ülkemizde ne kadar çok olursan o kadar bozulma oluyor, maalesef gerçek bu.

KİMDİR? 

Dr.Göktan Ay 1957 yılında Artvin- Ardanuç’ta doğdu. İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmenliği nedeni ile Tokat’ta yaptı. 1974’de K.B. Halk Dansları Eğitim Merkezinde göreve başladı. Ayni zamanda Gazi Üniversitesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975 yılında İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün sınavlarını kazanarak İstanbul’a geldi. Konservatuarın ilk öğrencilerinden ve mezunlarından oldu. 1980’de Bilim/sanat sınavlarını vererek asistan olarak göreve başladı. 1982’de okutman, 1985’de sanatçı öğretim elemanı, 1987’de Yardımcı Doçent unvanlarını alarak sanatçı öğretim üyesi oldu. 1989’da devam etmekte olduğu İ.Ü. Basın-Yayın Yüksek Okulu Radyo-TV Bölümü yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak “İletişim Dr.” unvanını aldı. Konservatuarda; THO Böl. Bask.Yard., THO Ana Sanat Dalı Bask., Çalgı Eğitimi Bölüm Başkan Yardımcısı, Müdür Yardımcılığı, Yönetim Kurulu Üyeliği, Müdürlük Projeler Danışmanı görevlerinde bulundu. Müzikle ilgili konferanslar verdi. Birçok web sitesinde eğitim/kültür/sanat ağırlıklı yazılar yazmaktadır. Halen ITÜ TMD Konservatuarı Sanatçı Öğretim Üyesi olup, evli ve 2 çocuk babasıdır.