Harezmî
Başlığı okuyunca aklınıza gelen ilk şey, muhtemelen matematiğin belkemiği cebir.
Harezmî, matematik, coğrafya ve astronomi alanlarında çığır açmış, Harezm Türk’ü bir Müslüman bilim insanı. Batı dünyasına etkileri o denli büyük ki, bugün kullandığımız birçok teknolojinin temelinde izleri var.
780 yılı civarında, bugünkü Özbekistan sınırları içinde kalan Hive şehrinde doğan bu büyük deha, ilim aşkıyla yanıp tutuşan bir isim.
Harezmî, birinci ve ikinci dereceden denklemler üzerine çalıştı. Bu çalışmalar sadece teorik değildi; binaların ölçülerinin hesaplanmasından miras paylaşımına, arazilerin bölünmesine kadar insanların günlük hayatta karşılaştığı gerçek sorunlara çözüm üretiyordu. Cebir ve geometri arasında kurduğu ilişki, matematik tarihinde bir ilkti.
Hatta, Batı dillerindeki “algoritmus” yani “algoritma” terimi, bizzat “el-Harezmî” isminden türetilmişti. Bilgisayarlarımızın ve telefonlarımızın işletim sisteminin temeli olan algoritmanın babası Harezmî’dir desek, hakkı teslim etmiş oluruz.
İngiliz gazeteci Andrew Marr’ın ünlü sözünü hatırlatmakta fayda var:
“Cep telefonunuzu her elinize aldığınızda, arkasında Müslüman Özbek bir adamın olduğunu unutmayın.”
Cebir olmasa, bugün her şeyi geometrik şekillerle çözmeye çalışır, eksi ve artı kavramlarından bihaber yaşardık.
İLİM ÇİN’DE DE OLSA…
Harezmî, dönemin bilim merkezi Bağdat’taki atmosferi duyunca idealleri uğruna yollara düşer. Abbasi Halifesi Me’mun, dönemin bilim insanlarına sahip çıktığı gibi Harezmî’nin de kabiliyetini fark eder ve onu Bağdat Saray Kütüphanesi'nin idaresinde görevlendirir. Harezmî aradığı imkânlara burada kavuşur ve kendini tamamen bilime adar.
HAREZMÎ EĞİTİM MODELİ
Bugün Harezmî’yi yeniden ve daha yakından tanımamıza vesile olan ise, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin döneminde, bilgi temelli eğitimden beceri temelli eğitime geçiş kapsamında okullarda uygulanmaya başlanan “Harezmî Eğitim Modeli.” Kızım Zeynep’in okulunda da başlayan bu dersler sayesinde, çocuklarımız güncel yaşamı kolaylaştıracak projeler üretip, kendi çözümlerini bulmayı öğreniyorlar.
80’lerin o meşhur ve kısır “icat çıkarmayın” sözü, artık yerini “en iyi icadı ben yaparım” yarışına bırakıyor.
NEREDE YANLIŞ YAPTIK?
Peki, biz bu noktaya gelene kadar nerede hata yaptık? Geçmişe dönüp baktığımızda iç acıtan bir tablo karşımıza çıkar.
Vecihi Hürkuş, kendi imkânlarıyla uçak üretti ama uçuş izni verilmedi; izinsiz uçtuğu için hapse atıldı, girişimleri türlü bahanelerle engellendi.
Ülkenin en iyi mühendisleri, Eskişehir’deki demiryolu fabrikasında sadece 129 günde, dönemi için mükemmel sayılabilecek “Devrim” arabalarını yaptılar. Ancak küçücük bir yakıt sorunu bahane edilerek seri üretim hayali yok edildi. Savunma sanayiinde ilk yerli ve milli silahı yapmaya çalışan Nuri Killigil’in fabrikası ise, kendisi de içindeyken havaya uçuruldu.
GÜÇLÜ İRADE VE TERSİNE BEYİN GÖÇÜ
Dünyadaki teknolojinin hızına yetişmek zor gibi görünse de imkânsız değil. Son 20 yılda Türkiye’de bir zihniyet devrimi yaşandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Biz yaparız” diyerek ortaya koyduğu irade, geçmişteki bürokratik engellerin elinin tersiyle itilmesini sağladı. Devletin maddi ve manevi olarak gençlerin arkasında durmasıyla beyin göçü tersine döndü. Artık miladını tamamlamış teknolojileri değil, en yeni teknolojileri üretmeyi, yapılmayanı yapmayı hedefliyoruz.
Selçuk Bayraktar ve ekibinin büyük emekleriyle ortaya çıkan, dünyada sadece birkaç ülkenin yapabildiği İHA ve SİHA’larımız sahada dengeleri değiştirdi. Şimdi sırada, seri üretimi başlayan insansız savaş uçağımız KIZILELMA var. Pandemi döneminde dünyanın tedarik etmekte zorlandığı solunum cihazlarını çok kısa sürede üreterek, ihtiyaç halinde neler yapabileceğimizi herkese gösterdik.
Savunma sanayiinde havadaki gücümüzü, karadan destekleyen Hisar ve Çelik Kubbe gibi sistemlerle taçlandırdık. Bu noktada, hem önceki Savunma Sanayii Başkanımız İsmail Demir’in hem de şimdiki Başkanımız Haluk Görgün’ün bu teknolojilerin ülkemize kazandırılmasındaki emekleri çok kıymetlidir.
SIFIRDAN BAŞLAMAK MI, MİRASI DEVRALMAK MI?
Otomotivde de benzer bir süreç yaşadık. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Yerli ve milli araba yapacağız, desteği vereceğiz” dediğinde, babayiğitleri bulmak, aracı yapmaktan kısa sürdü. Gürcan Karakaş ve ekibinin liderliğinde, bize göre otomobil, onlara göre “akıllı cihaz” olan Togg, rekor sürede yollara çıktı. Fabrikayı halka açıp göstermelerine rağmen, bir kesim insan “Bu Türkiye’de yapılmadı” diyerek inanmamakta ısrar etti. Oysa elektrikli araç devrimini tam zamanında yakalamamız, çağın gereksinimlerini okuduğumuzun en net kanıtıydı. (Bu vesileyle, Togg’dan daha makul fiyatlı, halkın daha kolay ulaşabileceği modeller beklediğimizi de not düşmüş olalım.)
Eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu kararlı duruşu ve inancı olmasaydı, bugün bu teknolojiler ülkemizde üretilemezdi. Bu kıymetli beyinler, yeteneklerini başka ülkelerde sergiler; biz de o teknolojileri satın alabilmek için sıra beklerdik.
Düşünmeden edemiyor insan… Geçmişteki liderler Vecihi Hürkuş’un kıymetini bilseydi, fabrikası bugün hala faal olur, Selçuk Bayraktar o tecrübeyi hazır bir miras olarak devralırdı. Devrim arabaları üretilmeye devam etseydi, Gürcan Karakaş köklü bir otomotiv geleneğinin üzerine inşa ederdi. Nuri Killigil’in fabrikası yaşasaydı, Haluk Görgün bugün oranın bayrağını çok daha ileride taşırdı.
Bu isimler, tıpkı Harezmî’nin matematikte "sıfır"ı kullanması gibi, her şeye sıfırdan başlamak zorunda kaldılar. Eğer sıfırdan başlamak yerine bir mirası devralsalardı, kim bilir bizi bugün hangi seviyeye taşırlardı?