Tarihin ilk modern hukuk cinayeti: Balfour Deklarasyonu ve Filistin
Bazen bir mülakat, sadece sorular ve cevaplardan ibaret değildir; bir devrin kapanışını ve bir sistemin iflasını ilan eden tarihi bir vesika değeri taşıyabilir.
Paris Diderot Üniversitesi’nden Prof. Monique Chemillier-Gendreau’nun Al Majalla’ya verdiği son mülakatı okurken tam olarak bu değeri hissettim.
Karşımızda sadece bir akademisyen değil, Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) İslam İşbirliği Teşkilatı adına savunma yapmış, yani adaletin mutfağından gelen bir hukuk savaşçısı var.
Gendreau’nun tespitleri, Batı’nın "hukuk" maskesini öyle bir hızla indiriyor ki, geriye kalan tek şeyin çıplak bir güç istenci, kör bir kibir ve sistematik bir "gayrimeşruiyet" olduğunu görüyorsunuz.
“TOPRAĞI OLMAYAN BİR HALKIN SELF-DETERMİNASYON PARADOKSU”
Gendreau, mülakatta meselenin kalbine, 1917 Balfour Deklarasyonu’na inerek çok kritik bir ayrım yapıyor: Self-determinasyon (kendi kaderini tayin) hakkı kimindir?
Profesöre göre bu hak, kendi toprakları üzerinde yaşayan bir halkın başka bir güce karşı verdiği bağımsızlık mücadelesidir.
Oysa Siyonist proje, toprağı olmayan bir topluluğa, üzerinde başka bir halkın yaşadığı bir toprağı "vaat etmiştir."
Bu, modern hukukun en büyük "doğum kusurudur." İsrail, başından beri uluslararası hukukun boşluklarından değil, bizzat o hukuku katleden bir iradenin ürünü olarak tasarlanmıştır.
“İŞGAL ARTIK SADECE BİR FİİL DEĞİL, BİR SUÇ”
Mülakatta dikkat çeken en çarpıcı teknik detay, 1949 Cenevre Sözleşmesi’ne dair yapılan analiz.
Gendreau, uzun yıllar boyunca "işgalin" sadece bir durum olarak görüldüğünü, ancak 19 Temmuz 2024’teki UAD kararının bu algıyı yıktığını vurguluyor. Artık karşımızda "geçici bir askeri durum" yok.
Gendreau’nun deyimiyle bu, "örtülü bir ilhak rejimidir." Eğer bir işgal, oradaki halkın haklarını tamamen yok ederek kalıcı bir yerleşim düzenine dönüşüyorsa, o işgalin kendisi artık hukuken bir "cürüm" haline gelmiştir.
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN ÖLÜM İLANI VE “DÜNYA HALKLAR ÖRGÜTÜ”
Mülakatın en gerçekçi kısmı, BM’nin geleceğine dair olan bölüm. Gendreau, "BM öldü; kalbi artık atmıyor" derken aslında Batı’nın sömürgeci reflekslerinin BM Şartı’nı nasıl felç ettiğini anlatıyor.
Güvenlik Konseyi’nin yapısı, beş daimi üyenin vetosuyla aslında adaleti değil, "galibin hukukunu" koruyan bir kalkan haline gelmiş durumda.
Ancak Gendreau, bir anarşi taraftarı da değil. Mevcut sistemin tamamen dağıtılmasının daha büyük bir kaos yaratacağı konusunda bizi uyarıyor.
Onun önerisi radikal: "Dünya Halklar Örgütü". Devletlerin ekonomik ve askeri çıkarlarının değil, doğrudan halkların iradesinin temsil edildiği bir yapı.
KENDİ İCAT ETTİĞİ HUKUKUN KATİLİ OLMAK
Gendreau’nun mülakatında belki de vicdanları en çok kanatan nokta, Batı’nın kendi elleriyle inşa ettiği o "insan hakları" mabedini yine kendi elleriyle nasıl yıktığını anlatması.
Profesör, tarihin tozlu ve kanlı sayfalarından iki ibretlik ayna tutuyor önümüze: 1948’de BM’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi büyük alkışlarla kabul edilirken, aynı Batı’nın donanması Haiphong’u bombalıyor, Çinhindi’ni kana buluyordu. Hemen ardından gelen Cezayir Savaşı ise bu ikiyüzlülüğün zirvesiydi.
Bugün Paris’teki Musée de l'Homme (İnsan Müzesi) raflarında sergilenen Cezayirli direnişçilere ait kafatasları, aslında sadece birer kemik parçası değil; Batı’nın "evrensel değerler" masalının müzeleşmiş utancıdır.
Profesörün şu tespiti, mevcut küresel felcin nedenini tüm çıplaklığıyla özetliyor:
"Uluslararası hukuku biz icat ettik, sözleşmeleri biz yazdık ama onları her defasında biz ihlal ettik. Bugün İsrail’in dünyanın en ahlaklı ordusuna sahip olduğu masalı anlatılırken, aslında 1948’den beri süregelen bir hukuk cinayeti örtbas ediliyor. Batı bu hukuku ihlal ettikçe, Küresel Güney haklı olarak soruyor: 'Biz neden uymaya devam edelim?'"
Bu tablo bize şunu gösteriyor: Uluslararası hukuk, Batı’nın elinde bir adalet enstrümanı değil, sadece başkalarına karşı kullanılan bir sopa haline gelmiştir.
Cezayir’de kafatası toplayan, Haiphong’u bombalayan zihniyetle, bugün Gazze’deki soykırımı "meşru müdafaa" kılıfıyla seyreden zihniyet aynı kaynaktan beslenmektedir. Gendreau’nun ifadesiyle; "Görüş iz bırakmıyor" çünkü hukuku yazanlar, kendi suçlarının üzerini bu metinlerle örtüyorlar.
BATI’NIN İNSAN HAKLARI MASALI GAZZE ENKAZINDA KALDI
Monique Chemillier-Gendreau’nun bu mülakatı bize bir kez daha hatırlatıyor ki; 7 Ekim bir başlangıç değil, yüz yıllık adaletsizliğin doruk noktasıdır.
2018’de ilan edilen "Yahudi Ulus Devlet Yasası" ile taçlandırılan o apartheid düzeni, aslında Balfour ile ekilen gayrimeşru tohumların zehirli bir meyvesidir.
Gazze’nin enkazı sadece taşlardan ibaret değil; o enkazın altında kalan bizzat Batı’nın "insan hakları" masalıdır.
Bir hukukçunun bu kadar berrak bir şekilde ortaya koyduğu tabloyu tüm dünyanın aynı netlikle söylemesi gerekiyor: Adaletin tespit edemediği hakkı var saymak, hukukun tanımadığı bir yapıyı meşru kabul etmek, insanlığın ortak hafızasına ihanettir.
ADALET FATURAYI İŞGALCİYE KESMELİ
Şehirleri, hastaneleri, okulları ve bir halkın hafızasını haritadan silmeye çalışan İsrail, uluslararası hukukun “ölçülülük” ilkesini kasten çiğnemiştir.
Profesörün cevabı kısa ve net: "İsrail ödeyecek." Bu yıkımın maliyeti ve bu kanlı bilançonun hesabı, hukuk önünde müsebbibine aittir.
Balfour’dan Gazze soykırımına uzanan bu karanlık tünelin çıkışı; ya adaletin kayıtsız şartsız tecellisi ya da insanlığın topyekûn iflası olacaktır.
Bedeli işgalci ödemeli, dünya ise bu gayrimeşru ilhak rejimine karşı halkların onurunu savunmalıdır.
Zira tarih bize göstermiştir ki; diplomatik masaların çıkarları üzerine inşa edilen hukuk ölü doğar; gerçek adalet ancak halkların vicdanıyla beslenen yeni bir dünya nizamıyla kaim olabilir.