Ertelenen hayatlar

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Hayatımızın en büyük alışkanlığı ne diye sorsalar, çoğumuz “yoğunluk” deriz. Oysa asıl cevabı pek dile getirmeyiz: Ertelemek.

Sürekli bir şeyleri erteliyoruz. Üstelik yalnızca işleri değil, hayatın kendisini.

Bir maili, bir ödevi, bir randevuyu ertelemek kolay. Ama biz bununla kalmıyoruz; konuşmaları, yüzleşmeleri, kararları, hatta mutluluğu bile erteliyoruz. İçimizden geçenleri söylemeyi, gitmemiz gereken yerden gitmeyi, bitmesi gerekeni bitirmeyi hep “daha sonra”ya bırakıyoruz.

Sanki önümüzde sınırsız bir zaman varmış gibi.

Diyete başlamak için pazartesiyi bekleyenleri düşünün.
Yeni bir hayata başlamak için ay başını…
Bir özrü dilemek için “doğru anı”…

Takvime gereğinden fazla anlam yüklüyoruz. Oysa sorun günlerde değil, cesarette. Pazartesi geldiğinde değişen tek şey tarih oluyor; biz yine aynı biziz.

İlişkilerde de farklı değil durum.
Önemli kararlar almamız gerektiğinde ilk adımı hep karşı taraftan bekliyoruz. O arasın, o konuşsun, o vazgeçsin… Kendimizi geri çekerek incinmekten korunacağımızı sanıyoruz. Fakat fark etmiyoruz ki beklemek de en az yanlış bir adım kadar yıpratıcı.

Daha da kötüsü, bitmiş şeyleri bitiremiyoruz.

Çoktan tükenmiş ilişkileri alışkanlıktan sürdürüyoruz.
Karşılığını alamadığımız emekleri “belki düzelir” umuduyla taşımaya devam ediyoruz.
Egosunu tatmin etmekten başka bir anlamı kalmamış arkadaşlıkları dostluk sanıyoruz.
“Çocuk için”, “ayıp olmasın”, “el âlem ne der” diye sürdürülen evlilikleri fedakârlık zannediyoruz.

Oysa bunların çoğu fedakârlık değil, korku.

Yalnız kalma korkusu.
Yanlış karar verme korkusu.
Yeniden başlama korkusu…

Ve işin ironik tarafı şu: Korktukça daha çok erteliyoruz, erteledikçe daha çok sıkışıyoruz.

Zamanın bizim yerimize çözeceğini düşündüğümüz ne varsa, aslında içimizde büyüyerek kalıyor. Söylenmeyen sözler düğüm oluyor, atılmayan adımlar yük oluyor. Sonra bir gün dönüp bakıyoruz ve “keşke”lerle dolu bir geçmiş buluyoruz.

Belki de mesele şu: Hayat beklemiyor.

Biz bekliyoruz.

Hayat akıp giderken biz kapının eşiğinde duruyoruz. Ne içeri giriyoruz ne dışarı çıkıyoruz. Güvende kalalım derken yaşamayı ıskalıyoruz.

Oysa bazı şeyler sandığımız kadar büyük değil.
Bir telefon kadar kısa, bir cümle kadar net, bir “hayır” kadar basit.

Bazen en büyük değişim, küçücük bir cesaretle başlıyor.

Belki bugün o pazartesi.
Belki bugün o “doğru an”.
Belki de hayat, tam şu anda başlamak için yeterince hazır.

Çünkü gerçek şu:
Hayat, ertelenmeyecek kadar kısa.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...