2026 Münih Güvenlik Konferansı ruhu

YAYINLAMA:

Münih Güvenlik Konferansı (MGK) bu sene geçen seneden farklı bir atmosfere sahip görünüyor. Oysa stratejik manzara geçtiğimiz yıldan farklı değil. Dolayısıyla insan soruyor, bugünkü atmosferin en azından söylem ve performans düzeyinde farklı olmasının nedeni, Avrupalıların değişim konusunda karar vermiş olmaları mı, yoksa bu her zaman oynayageldikleri “dayanıklılık” oyununun bir başka sahnelenişi mi- ki biliyoruz bu tür oyunlarda alttan alta laf sokulurken doğrudan ABD karşıya alınmaz.

VANCE’İN HATIRASI AKILLARDA AMA SAHNEDE RUBIO VAR

Hatırlanacaktır geçtiğimiz yıl, JD. Vance Münih’e gelmiş ve adeta Avrupalıların suratına tükürmüştü. Avrupalıların gözlerinin dolduğunu, seslerinin titrediğini hatırlıyoruz. Daha sonra bu şoka başka şoklar da eklendi. ABD, bir dizi önemli stratejik doküman açıkladı (Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, Ulusal Savunma Stratejisi vb) ve bu dokümanlarda Avrupa’dan potansiyeli ile zayıflıkları arasında sıkışıp kalmış bir böcek gibi bahsedildi adeta. ABD Başkanı Avrupalıların kendilerinin mihenk taşı olduğunu düşündükleri kurala ve kurumlara dayalı düzeni yıkmak istediğini, güç ve etkili olma merkezli yeni bir uluslararası düzen oluşturmak istediğini saklamıyor. Bu yeni düzende ittifaklar geçici, kimlik ve ideolojiden uzak, saf kazanç odaklı tanımlanacaklarından ABD, Çin ve Rusya ile diyaloğun kapılarını kendi adına açsa da Avrupalılar için sınırlama derdinde. Bu arada Ukrayna Savaşının dönüştürdüğü ortamda Avrupalılar ve Ruslar arasında şimdilik bir diyalog ortamı kalmamış görünüyor. Bu diken üstünde ortam yetmezmiş gibi Avrupa, bizzat ABD’nin güç kullanma tehdidi ile karşı karşıya kaldı.

Hepimizin aklına Grönland ve Trump’ın bu toprağı Danimarka Krallığından öyle veya böyle alma kararlılığı geliyor. Oysa ABD, daha yumuşak güç kullanma tehditlerini Avrupa sağına yönelik desteğinde ve Avrupalı aktörleri gümrük vergileri üzerinden önemli sanayi/ticaret kararları almaya ittiğinde kullanmıştı. Grönland meselesinin daha ciddiye alınmasının temel nedeni, yaşanacak bir krizin doğrudan bir NATO krizi haline dönüşecek olması gerçeği. Avrupa’nın stratejik otonomiye ve Avrupa düzeyi bir caydırıcılığa NATO’dan bağımsız sahip olamadığı günümüzde böyle bir krizin vuku bulması halinde Batı içi en ciddi çözülmelerden birinin yaşanma ihtimali de vardı. Tam bu noktada ABD, çılgınca sürdüğü arabasını kırmızı ışıkta durdurmuş ve yaya geçidinde titreyerek, ABD’nin sürdüğü arabanın farlarının ışığında donup kalmış Avrupalıları ezmekten son anda vazgeçmiş görünüyor.

Münih Güvenlik Konferansı, tam bu noktada gerçekleşti. Hem ABD hem de Avrupalılar, ışığın döneceğini, ABD’nin yoluna çılgınca devam edeceğini biliyorlar. Avrupalılar da karşı kaldırıma geçecekler, Münih’te karşı kaldırımda onları neyin beklediği konuşuldu.

ABD, “KÜRESEL BATI” İLE İLGİLİ BİR ŞEYLER DİYOR

Bu sene MGK’da Rubio, geçen yıl Vance’in yaptığı gibi bir konuşma yapmadı. Yanlış anlaşılmasın ABD, politikalarından, vizyonundan ya da stratejilerinden şüphe duymuyor. Grönland konusunda da stratejik açıdan dayandığı temellerden emin, dolayısıyla Avrupalılardan özür dilemek için bir sebep yok. Ama Rubio, ABD ve Avrupalıların birbirine ait olduğunu söyleyerek, bir zamanların ünlü “küresel Batı” söylemini hatırlatmak da çekinmedi. Trump yönetiminin stratejik belgelerinde bir tür çok kutupluluk iması zaten vardı. Bugün bazı uygulamalarında da küresel olup olmadığı şüpheli birçok taraflılığın izleri görülüyor. Bu ima ve uygulamaların liberal çok kutupluluk ve çok taraflılık iddiasından farklı olduğu biliniyordu ama ABD’nin küresel Batı için ne düşündüğü tam anlaşılamamıştı. Rubio’nun Münih konuşması ve hatta ABD Savunma Bakan Yardımcısı Colby’nin NATO 3.0 tanımı ABD’nin küresel Batı fikrinden tam kopmadığı gösteriyor. Bu yaklaşım içerisinde ABD, Avrupa’nın daha güçlü olmasını istiyor. Bu ABD konvansiyonel caydırıcılığına dayalı bir Soğuk Savaş NATO’su fikri ile Avrupa stratejik otonomi hayaline dayalı tam kapasite Avrupa caydırıcılığı arasında bir orta nokta. ABD, Avrupalıları stratejik kapasiteler açısından daha güçlü olmaya döve döve, çılgın arabanın ezici tehdidi altında ikna edebileceğini, hatta ikna ettiğini biliyor. Fakat güçlenecek Avrupa’nın güçlenme sınırını ve kapasitesi açısından savunma ve caydırıcılığın niteliğini belirlemede başat aktör olmayı da arzu ediyor. Bugün buna uygun bir ortam var ve ABD’nin Avrupa zayıflığı ile potansiyelinin altını çizmesinin temel nedeni bu. Avrupa’nın günümüzde sahip olduğu zayıflıklar ve potansiyel izleyeceği yol hakkında henüz karar vermiş olmaması, bu arada günümüz risk ve tehditleri karşısında NATO’ya hala bağlı ve bağımlı olması ABD’ye Avrupa potansiyelini şekillendirmede bir yer açıyor.

NATO 3.0

ABD’nin stratejik dokümanları ve Ukrayna Savaşı ileri aktif savunmanın caydırıcılık kadar önemli, hatta kimi kritik anlarda daha önemli olduğunu ortaya koymuştu. Zaten bu iki duruşu, savunma ve caydırıcılığı, birbirinden ayırt etmek bugün Soğuk Savaş’ta olduğundan daha zor. NATO da Ukrayna’da kriz başlayıp Kırım ilhak edildikten sonra kendini bu yeni gerçeklik doğrultusunda yeniden organize etmeye başlamıştı. Bu çerçevede NATO 3.0 Avrupalı aktörlerin NATO bünyesinde herhangi bir konvansiyonel saldırıya karşı savunmayı, güçlü savunma ihtimali üzerinden (inkâr aracılığı ile caydırıcılık) caydırıcılığı sağlayacak asıl kuvvetler olacağını ima ediyor. ABD’nin konvansiyonel katkısı azalırken, planlama, operatif yol göstericilik ve nükleer caydırıcılık konusunda katkısı sürecek. ABD’nin hayalindeki yük bölüşümü Avrupalıları aşağıda tutuyormuş gibi görünebilir. Ancak günümüzde savunma sanayi ve caydırıcılık açısından konvansiyonel kuvvetler önem kazandığından bu bölüşüm teknoloji ve savunma sanayi iş birliğinde atılımlar ile birleştirilirse Avrupalılar açısından hiç kötü bir haber vermiyor.

MACRON VE MERZ NEDEN NÜKLEER CAYDIRICILIKTAN BAHSETTİ?

Avrupalılar da anın resmi (ABD arabasının tekerlekleri altında ezilmeyi bekleşen Avrupa) ne kadar kötü olsa da para ve teknolojiye sahip oldukça gelecek belirsizliklerin bazı fırsatlar sunacağını fark etmiş durumdalar. MGK’na bu açıdan kendilerinden daha emin bir söylemle geldiler. Neticede olay Almanya’da geçiyor ve Washington’un/Beyaz Saray’ın korkutucu atmosferinden uzaktalar. Bu kendi kendine yaratılmış motive edici atmosfer içinde Almanya, Fransa başta olmak üzere Baltık ülkelerinin Avrupa nükleer caydırıcılığı üzerine düşündüklerinden bahsetmeleri not edilmeli. Anlaşılan Avrupalılar, kendilerini sadece güçlü konvansiyonel savunma/caydırıcılık geliştirmeye adayacak kadar güvencede hissetmiyorlar. Burada ki güvenceden kastımız, ABD’ye duyulacak güven. Fransa, Yeni START Anlaşması sona erdiğine göre nükleer silahlanma açısından belirsiz bir döneme girildiğini söyledi. POLITICO, gelecek haftalarda Macron’dan Fransız nükleer duruşu ve bunun Avrupa ayağı ile ilgili yeni ve önemli açıklamalar beklendiğini rapor etti. Bu yol, yani Avrupa’da nükleer caydırıcılığın NATO’dan bağımsız olarak tesis edilmesi yolu, kolay bir yol değil. Günümüzde kısa süreli opsiyon olarak görülebilecek Fransız ve Birleşik Krallık nükleer kapasitesine dayanma opsiyonu tam anlamıyla caydırıcılık sağlamaktan uzak. Elbette Londra ve Paris nükleer kapasitelerini geliştirme yoluna gidebilirler- ki her iki aktörün de nükleer kuvvetlerini modernize etmeye çalıştığını- biliyoruz, yine de mevcut meydan okuyucular ABD ve Rusya olduğu müddetçe caydırıcılığı cezalandırma aracılığı ile sağlamak bile İngiltere ve Fransa için zor olacaktır. Fransa’nın nükleer doktrinin stratejik otonomiye dayalı olması da ayrı bir zorluk zaten. Fransız stratejik aklında, kamuoyunun kabul edeceği bir dönüşüm bu tür bir opsiyon için -yani Avrupa caydırıcılığına vakfedilmiş Fransız nükleer gücü için- bir gereklilik.

Macron’un MGK’da yaptığı konuşmadan anlıyoruz ki Fransızlar bu kısa vade opsiyonundan farklı seçenekler üzerinde düşünüyorlar, düşünürken de Almanlarla istişare ediyorlar. Bu istişare içerisinde de tek bir yol, tek bir seçenek yok. Fransızlar- bence haklı olarak- konvansiyonel caydırıcılıkla bütünleşen, esnek bir nükleer caydırıcılığın peşinde. Bu Avrupa otonomisine katkı sağlayacağı gibi ABD’yi de rahatsız etmeden stratejik kabiliyetleri güçlendirebilir. Merz, görünür ya da görünmez, Alman stratejik aklında çok büyük değişimler yapma derdinde. Almanya’nın yeniden konvansiyonel bir güç haline gelmesinin risklerini anlatan yazı ve raporlar raflarda yerlerini almaya başladı bile. Merz, MGK’da yaptığı konuşmasında (ki ABD’ye yönelik en eleştirel konuşmalardan biriydi) Avrupa ortak nükleer caydırıcılık kabiliyet inşasından bahsetti. Böyle bir şıkkın seçilmesi halinde meselenin sadece ortak bir kabiliyet inşası olmadığı bir nükleer duruş ve karar verme mekanizması inşa etmek olduğunu da biliyoruz.

GELECEK ÖNEMLİ DÖNÜŞÜMLER GETİRECEK…

Avrupalılar, henüz karar vermiş görünmüyor. NATO 3.0 yürüyen bir süreç, konvansiyonel hazırlıktan yolu geçiyor ve Türkiye ile iş birliğini adeta zorunlu hale getiriyor. Bu seçeneğe ağırlık verildiği takdirde ABD ile nükleer paylaşım ve nükleer modernizasyon konularında da masaya oturulacaktır. Bu sürecin dışında NATO’dan bağımsız konvansiyonel ve nükleer savunma ve caydırıcılığın -hangisinin nasıl, nasıl bir karmada- geliştirileceği meselesi ciddi ciddi düşünülüyor. Avrupa’nın Türkiye ile iş birliği konusundaki yavaşlığına hepimiz kızıyoruz ama Avrupa konvansiyonel ve nükleer duruş planlaması ile ilgili tam karara varmadan Türkiye ile iş birliğini somutlaştıracak potansiyel ve sembolik adımların ötesine kolay kolay geçmez. Potansiyele yönelik adımların atılıyor olması şimdilik iyi haber. Bir başka haber de şu; Avrupa kör, sakat, jeopolitikten anlamıyor filan ama güçlenmeye karar verdi. Bu potansiyel göz ardı edilmemeli.

 

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...