Savaşın 15. Gününden gelecekteki Ortadoğu’ya bakmak
Savaşta iki haftayı geride bıraktık, bu iki hafta bize bir şeyler söylüyor. Söyledikleri konuyu takip edenler için şaşırtıcı değil ama yapılan analizler genelde bir taraf adına avantaj-dezavantaj analizi yapıyor, tarafların tek tek savaş amaçları açısından nerede durduklarını göstermeye çalışıyor. Biz daha genel bir analiz yapmaya çalışalım ki Ortadoğu’nun, sonuçtan bağımsız, artık değiştiğini içselleştirelim. Savaşın onbeş günü bize ne söylüyor, hadi maddeler altında özetleyelim.
ABD BU SAVAŞTA KARARLI
1)- ABD, bu savaşta kararlı. Hala tartışılıyor ve gelecekte de tartışılacaktır. Bu bir sürüklenme savaşı mı, ABD, İsrail’in arkasından mı sürüklendi. İsrail Gazze sonrası tam başaramadıkları için Ortadoğu’da herkesin zayıflamasını bir gereklilik olarak gördü ve ABD’yi savaşa çekmek için her şeyi mi yaptı. Ayrıca kimilerine göre bu bir el yükseltme kapanı savaşı (ben de ilk günden beri böyle tanımlıyorum), dolayısıyla kapan kapanırsa, aktörler kendilerini el yükseltmeye mecbur hissederlerse savaştan maksimalist amaçları gerçekleştirdikleri senaryo hariç çıkmak mümkün olmaz. Bu bir “güç zehirlenmesi” savaşı olarak da görülüyor biliyoruz. Trump’ın personası bu tip bir analize uygun. Gücün, güç gösterisi üzerinden kazanç elde edilmek için kullanılmasını ve ABD’nin tüm bağımlılık ve sorumluluklardan azat bir varlık olarak hareket edebildiğinin görülmesini Trump çok önemsiyor. İran savaşına kadar da işler “güç kullanma pratiği” üzerinden iyi gitmişti. Avrupalılar, ellerini ceplerine atmış ya da atmayı düşünmek zorunda kalmışlardı. Almanya ve Japonya askerileşmeyi ciddi ciddi planlıyordu ki bu ABD ile iş birliği halinde gerçekleşeceğinden Rusya ve Çin’in yanı başında gelecekte potansiyel dengeleyiciler olabilir demek. Kolombiya, Panama ve Venezüella iş birliği -öyle veya böyle- yapmak zorunda kaldı. 12 Gün Savaşı da bazı taktik amaçlar düşünüldüğünde başarılı bir operasyondu. Sonuçta Trump yönetimi, sürüklenmeye ve el yükseltme kapanına yakalanmaya açık hale geldi diyenlerin sayısı çok fazla.
Bu yukarıda saydığımız analiz doğru olabilir ya da bir gün savaşın sonuçları ABD için beklendiği gibi gitmez ise ABD, bu mazeretlerin (Netanyahu etkisi, Trump etkisi, İran’ın el yükseltmesinin etkisi vb) arkasına sığınabilir. Fakat benim hissiyatımı sorarsanız, ben bu savaşın ABD’nin karar verdiği bir savaş olduğunu düşünüyorum. Savaşın maliyetlerinin kendisi için yönetilebilir olduğunu hesapladı ve savaşa girişti. Daha kolay bir zafer ummuş olabilir tabi, fakat bölgeye yaptığı yığınak kolay bir zafer elde edememe olasılığını da düşündüğü sonucuna bizi getiriyor. Bunun sürüklenilmeyen, kapana sıkışma sayamayacağımız bir savaş olması ne değiştirir. Şunu değiştirir, ABD sadece mecbur olduğu için el yükseltmiyor, savaş amaçlarının gerçekleştirilebilir, maliyetin yönetilebilir olduğunu düşündüğü için el yükseltiyor. Bu tehlikeli bir yol izlemeye çoktan karar vermiş bir Washington ile karşı karşıyayız demek. Ayrıca sahada maliyetlerin yükseleceğini öngörmüş bir Washington ile karşı karşıya kaldık demek. Tüm aktörler kazanç ve kayba farklı değerler verirler ve karar alırken (savaşa girme ya da savaşı sürdürme) bu değerler üzerinden karar alırlar. ABD, Körfez’i ya da Arap Dünyasını kaybetmeye çok az değer veriyor- hatta hiç vermiyor-, İran’ı yenerek (teslimiyetin sağlanması İran’ın savaş kapasitesinin yok olması anlamında Washington’un gözünde) İsrail’in güvenliğini garantilemeyi ve İran alanını (bütününü veya bir kısmını) İsrail ve ABD varlığına açmayı- bu kazançları- ise çok önemsiyor. Hark Adasının bombalanması ve ABD Deniz piyadelerinin sahaya gönderilmesi bu noktada sadece ABD bir kapana tutulduğu için değil, savaşın gereklilikleri böyle bir el yükseltmeyi yararlı hale getirdiği için yapıldı. ABD’den daha başka el yükseltme eylemleri bekleyebiliriz.
HÜRMÜZ DENKLEMİ
2)- Washington’un zihniyeti bu şekildeyse kendi caydırıcılığıyla ilgili ortaya dökülen zafiyet ve maliyetlere de (Washington, müttefiklerini koruyamıyor ve korumuyor) aldırmıyor demektir. Dolayısıyla ABD için can yakıcı mesele Hürmüz Boğazı’nın kapanarak petrol ve enerji piyasalarının kırılganlığının ABD yatırımcısı ve tüketicisini rahatsız etme ihtimali olarak kalıyor. Askeri bir bakış açısına sahip uzmanlar Hürmüz ile ilgili ikili oyun kapatmak-açık tutmak seçenekleri arasında olduğunda, İran’ın kapatmak ya da trafiği kesmek ile ilgili bir avantaja sahip olduğunu söylüyorlar. Yani diyorlar, bölgedeki tüm adalar ele geçirilmedikçe, mayınlar temizlenip, mayın döşeme-dron saldırısı düzenleme kapasitesi yok edilmedikçe ve İran’ın füze kapasitesi ortadan kalkmadıkça Hürmüz’ü kapatmaya niyetli İran’a karşı Hürmüz’ü açık tutmanın maliyeti çok daha fazla, bunu gerçekleştirmenin imkanı çok daha az. ABD’nin şu anda görevlendirdiği deniz piyadeleri sayısal olarak tüm bu misyonları (örneğin adaların kontrolü) gerçekleştirmek için yetersiz- ileride sayı artabilir tabi ama söz konusu kontrolün sağlanması için ABD’nin neredeyse bir kara savaşını göze alacak derecede kuvvet göndermesi gerekir. O noktaya gelinir mi bilinmez, bu arada ABD cezalandırma kuvvetine abanacak ve İran’ın enerji alt yapısını yok etmeye çalışacak. İran açısından kötü bir haber elbette, ama İran’ı hiçbir cezalandırmanın yolundan döndüreceğini düşünmüyorum (buna İsrail taktik nükleer silahlarının kullanılması da dahil, bu opsiyonun bazı çok zeki (!) İsrailliler tarafından dillendirilmesine de hayretle bakıyorum gelecekteki yansımalar açısından). Üstelik Husiler ve Yemen üzerinden Kızıl Deniz’e yönelik bir sıkıştırma daha devreye girmedi. Böyle bir sıkıştırma İsrail’i Somaliland üzerinden karşılık vermeye iterse, Afrika Boynuzunda nur topu gibi bir çatışma alanımız olur. Muhtemelen BAE, Körfez’deki kriz dolayısıyla Suudi Arabistan ve Katar’ın ayağına basmak, bugünlerde Türkiye’yi kızdırmak istemeyecektir ama İsrail’i sınırlayacak bir etkisi olmadığı gibi İran tarafından fena dövülüyor, provokasyona çok kolay gelebilir.
Hürmüz, ABD için maliyet yaratacaksa bu maliyeti Washington nasıl idare etmeyi düşünüyor. Öncelikle Washington bunun doğrudan bir maliyet olmayacağını hesaplıyor, zira ABD 2010’lardan itibaren -yani çoktandır- enerji bağımsız bir ülke. Ne Körfez’in ne Ortadoğu’nun enerji üretimine kendi iç tüketimi açısından muhtaç. Makro ekonomik dengelere vb ABD önem verir ama esas mevzu ABD’nin zenginlik-güç avantajında bir negatif etki yaratmak ise bugün bu etkiden bağımsız olduğunu düşünüyor. İkinci olarak Trump, bu etkiden çok bağımsız olmayanları Hürmüz’ü açık tutmak için savaş gemilerini ve deniz kuvvetlerini bölgeye göndermeye davet etti. Japonya’nın hemen bu davete icabet etmesi hiç şaşırtıcı değil. ABD’ye “yararlı olduğunu göstermek” için Takaichi için bulunmaz bir fırsat. Ayrıca Japonya Körfez ve Ortadoğu kaynaklı enerjinin sürdürülebilir ve uygun fiyatta olmasına çok fazla ihtiyaç duyan bir devlet. Askeri devrimi yapmak için Ortadoğu’da savaşın çıktığı bu karanlık günleri beklediler. Maliyetler bu kadar artmışken Japonya’nın yükselişi ucuz olmayacak. Japonya’nın hevesini bir tarafa koysak da bu savaşa bulaşmak zorunda kendisini hissedecek üçüncü taraflar olacaktır. İran, savaşı kendi amaçları için yaymaya çalışıyor ama ABD de savaşı yayabilecek bir zeminde top çeviriyor. Savaşı, İran’ı bölecek bir vekalet harbine çevirme isteği – net ifade edilmese de- Washington’un aklından geçiyordur. Bu yüzden Pakistan ve Türkiye diken üstünde. Washington Türkiye’ye Arap Dünyasına/Körfez’e yarattıklarından daha az bir rahatsızlık yaratmaya önem veriyor, bu yüzden özellikle Irak Kürt gruplarının kullanılması ile ilgili stratejiyi perde önünde çok ayyuka çıkartmadı ama burada Washington/Tel Aviv için bir fırsat var, ve bunu kullanmak isteyeceklerdir. Kullanırken de belki Washington kendisinden başka heveslileri heveslendirici olarak sahaya itecektir. Irak’ta bazı Fransızların İran destekli milisler tarafından öldürülmesi, dron saldırısı ve Kürt gruplar arasındaki çatlak sesler gözden kaçmamalı.
ARAP DÜNYASI VE KÖRFEZ KAN AĞLIYOR
3)- İran ve İsrail el birliği ile Arap Dünyasını ve Körfez’i mahvettiler. İsrail ve ABD, Körfez’i hedefe oturttu, İran da vurdu. ABD’nin Körfez’e hiç değer vermemesi, şu an için Körfez’in ABD-İsrail savaş amacı (İran’ın saldırı kapasitesinin yok olması amacı) ile uyum sağlamak dışında bir seçeneğe sahip olmaması gerçeğinden kaynaklanabilir. Bence bundan daha derin nedenler var; ABD, bugünkü Körfez’i denge tutucu bir güç olarak görmüyor. ABD’yi Körfez güvenliğine bağlamaya yönelik Washington’a, Kushner’in kasasına akıtılan paraların, kaba ifadesi ile rüşvet olarak görülebilecek yatırımların, hiçbir değeri olmadığını Körfez’e gösterdi. ABD ile para üzerinden pazarlık yaptığınızı düşünebilirsiniz ama Washington o pazarlığı boğazınıza tıkar. Körfez bu derse hazırdı ve bu yüzden İsrail ile de iyi geçinmeye çalışıyorlardı. Hatta bazıları İbrahim Anlaşması imzalamıştı ve -işte işin acıklı yanı- İsrail Körfez’i korumadı. Arap Dünyası kan kaybediyor; Körfez, Arap Dünyasının yükselen hattıydı, maalesef vuruluyor. Şu an için birlik içerisinde görünseler de ileride İsrail merkezli kazanç stratejisine kayma meyillinde olan ve Körfez’in başını daha çok ağrıtacaklar olacaktır. Dolayısıyla Arap Dünyasının ve Körfez’in şu anda mecbur kaldıkları ABD-İsrail savaş amaçlarını destekleme dışında daha başka bir strateji üzerinde düşünmesi gerek. Muhtemelen Riyad merkezli Pakistan ve Türkiye ile yakınlaşma stratejisi çok ciddi olarak değerlendirilecektir.