Kadim dostun ardından
1965 seçimleri sonrası İstanbul’dan Ankara’ya göçmüş idik. Ankara Atatürk Lisesine kaydettiler, İlber de aynı okuldan henüz mezun olmuştu. Sonraları; lise çağlarında, akranlarım yanı sıra daha büyüklerle de münasebetlerim oldu. Bunlardan biri de İlber Ortaylı idi. O dönemlerde Ankara’da rüzgârlar daha çok sol cenahtan esiyor idi. Üniversitelerde düzenlenen paneller ve benzeri toplantılara katılıyor idik. Tabii kültür ve sanat hayatı da bu iklimden etkilenmiş idi. 1963’te kurulan Ankara Sanat Tiyatrosu, Avni Arbaş gibi ressamların sergileri, o günlerden zihnimde kalan hatıralardan bazılarıdır.
Bazı yurt içi gezilerimde de İlber’e rastlardım ve uzun sohbetlerimiz olurdu. Güçlü yurtseverliği yanı sıra, siyaseten her kesimle münasebetleri olmasına rağmen hep merkezde kaldı; bu vakur duruşunu da ömrü boyunca sürdürdü.
YILLAR SONRA YENİDEN BAŞLAYAN YOLCULUK

71 sonrası ben yurt dışına gittikten sonra münasebetimiz bir inkıtaya uğradı; ta ki 1990’lı yılların ikinci yarısında tekrar buluşana kadar. O günlerde Ankara SBF’de öğretim görevlisi idi. Bir gün fakültedeki odasındayken o binaları ne kadar iyi tanıdığımdan bahsetti. Meğerse; 1960’lardaki ilgi alanlarımı sessizce ve iyi takip etmiş. Sonraları İstanbul’da daha da sık görüşür olduk.
Çok ilgili ve bilgili idi. Uzmanlık konusunun yanı sıra neredeyse her şeyi iyi bilirdi. Şöyle ki; bir gün çocukluk arkadaşım Selim Çavuşoğlu bana Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi hediye ettiğinde şöyle bir karıştırdım, hakikaten de çoğunu bilirmişim. İlber ise; lüzumlu bilgilerin neredeyse tamamına vakıf idi. Bu nedenle de hayatın her evresine son derece ilgili ve de konusunun yanı sıra devlet adamlığı bilgi ve analiz gücüne sahip idi. Son zamanlarda, bir gün; Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın amcasının önemli bir diplomat, babasının da iyi bir ekonomist ve akademisyen hatta aktivist olduğunu ve de oğlunu önemli okullarda iyi yetiştirdiğini detaylı olarak paylaşmış idi. Böyle önemli fakat pek bilinmeyenleri de bilir ve paylaşırdı…
ŞAFAĞI BERABER KARŞILADIĞIMIZ CUNDA GECESİ
Bir gün de beni Cunda Adası yakınındaki mütevazı yazlığına davet etti, beraber gittik. Akşam bize kendi yatağını tahsis etti; kızı sevgili Tuna da kendi odasına çekildi, kendisine de salondaki koltuğu uygun görmüş. Geç saatlerde ışığın yandığını fark edince ve biraz da yatağından mahrum bırakmanın vicdan azabı ile aşağı indim.

Terasta, önünde bir yığın gazete, onları okuyor. Baktım ki Agos gazetesinin Türkçe nüshaları ve okuduğu bölümlerin altını çizerek inceliyor. Haydi, ben de bu sessiz çalışmaya katıldım ve şafağı birlikte karşıladık. Dikkatimi çekmiş idi; okurken, babalarımızın nesli gibi satırların altını çizerek metodik çalışır idi.
Ertesi gün etrafı gezer iken deniz kıyısında Parlamenterler Sitesi’ne rastladık. Tesadüfen eski bir tanıdığı gördüm; sitenin yöneticisi imiş. Kısa sohbet sonrası bir ev gösterdiler. İlber hemen satın aldı, kaldığımız evi de elinden çıkardı. Kitaplarından elde ettiği mütevazı geliriyle hep böyle şirin yerler alırdı. İkametgâhını da birkaç senede bir değiştirirdi. Sonradan bunun gerekçesinin; yeni muhitleri keşfetme ve yeni çevrelerin sosyolojik incelenmesi için olduğunu anladık.
ESERLERİN VE İNSANLARIN İZİNDE
Bir sabah aradı ve kahvaltıya evimize geldi; yanında UNESCO’da görevli bir İtalyan profesör hanım ile birlikte. Meğerse bizim evden üç bina sonra bulunan, II. Abdülhamid dönemi saray mimarı d’Aronco’nun eseri olan, harap haldeki İtalyan Sefareti yazlık binasının kurtarılması için uğraşıyormuş. Her daim insanlar için olsun, eserler için olsun, toplum için olsun; velhasıl her şey için pozitif yönde ve yapıcı katkılar sunmak için çaba sarf eder idi.
Yine bir gün bizi Anadolu yakasına davet etti. Akşam vakti buluştuk. Alev Alatlı da katıldı. Tabii muhteşem sohbet eşliğinde geçen bir zaman…
Bizimki aniden durdu ve Kastamonu yöresinin şivesiyle o meşhur maniyi okudu:
“Ömer Ömer eski semer, Ömer’in başı bitlü, Ömer camiye gider…”

Bana ithafen söylediği bu maniyi kendisine yazdırtıp imzalattım; sanki yetmemiş gibi Alev Hanım’a da şahit sıfatıyla imzalattım. Nereden bilirdim ki ikisinin de erkenden göçüp gideceklerini… Böyle de nüktedan idi.
MUAZZAM BİR HAFIZA VE KÜÇÜK BİR MÜNAKAŞA
Merhume Neslişah Sultan kendisini çok sever idi. Bir akşam evine bizleri davet etti.
İlber, Sultan Efendi’ye hararetle bir şeyler anlatıyor:
“...Kadıköy vapurunda bütün hanımlar koşarak seyretmeye gittiler, hatta vapur yana yattı...” falan derken, “İşte bunun annesi Mihrimah Hanım böyle idi” dediğinde annemden bahsettiğini anladım. Meğer 1950’li yılların sonları imiş. Tabii yıllar sonra, basit bir karşılaşmanın tüm detaylarını nakledebilmesi, O’nun muhteşem hafızasının gücünü gösteriyor idi.
Çoğu şeyi mükemmelen bilmesine rağmen; karşısındakinin yetkinliğine güvendiği konularda danışmayı da bilirdi. Fikri çelişkilerimiz çok nadir idi. Fakat bir seferinde, merhum Mukadder Sezgin Bey’in evindeki bir davette, İlber’in bir aile hakkında kullandığı aşırı üslup üzerine bir "çocuksu" münakaşamız olmuştu. Bu tek tartışmamızı ve sonrasındaki muzipçe gülüşünü hiç unutamam.
Topkapı Sarayı’ndaki görevi sırasında, sayesinde sarayın ziyaretçilere kapalı bütün bölümlerini birlikte gezme ve bilgilenme fırsatımız olmuş idi. Sarayda uluslararası şahsiyetlere bizi takdim etmesi de o güzel anıların bir parçası olarak kaldı.
Tabii daha akla neler geliyor, her neyse…
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan, Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan…”
Merhum İlber’in ışıklar saçan eserlerinin nesillerimizi aydınlatması temennilerim ile… Allah rahmet eylesin.