İçimizdeki duvar
Eskiden insanlar birbirine daha kolay güvenir, bunu fazla sorgulamazdı. Sokakta oynayan çocuklar komşunun kapısını çekinmeden çalabilir, bir bardak su isteyebilirdi. Büyükler kapı önlerinde oturur, hem sohbet eder hem de etrafı gözetirdi. Birinin başına bir şey gelse, herkes elinden geleni yapmak için harekete geçerdi. Kimse “Acaba kötü bir şey olur mu?” diye düşünmezdi. Çünkü güven, hayatın içine öyle bir işlemişti ki, varlığı hissedilir ama yokluğu pek bilinmezdi. İnsanlar daha açıktı, daha içtendi; samimiyet kendiliğinden kurulurdu.
Zaman geçtikçe bu rahatlık yavaş yavaş kayboldu. Aynı sokaklardan geçiyoruz belki ama artık aynı duygularla yürümüyoruz. İnsanlar birbirine yaklaşırken daha temkinli, daha mesafeli. Tanımadığımız birine güvenmek zaten zorlaştı ama bazen tanıdıklarımıza karşı bile içimizde bir tereddüt oluyor. Eskiden düşünmeden söylediğimiz şeyleri şimdi içimizde tartıyor, “Acaba yanlış anlaşılır mı?” diye susmayı tercih ediyoruz. Sanki herkes biraz daha kırılgan, biraz daha kendini koruma çabasında.
Günlük hayatın içinde bu güvensizlik hissi küçük küçük ama sürekli kendini belli ediyor. Birine bir şey emanet ederken içimiz tam rahat etmiyor. Birine derdimizi anlatmak istiyoruz ama “Ya anlamazsa, ya yanlış kullanırsa?” diye geri duruyoruz. İnsanlarla konuşuyoruz, gülüyoruz ama çoğu zaman içimizin tamamını açmıyoruz. Hep bir sınır, hep bir mesafe var. Bu da zamanla ilişkileri daha yüzeysel, daha kısa ömürlü hale getiriyor.
Komşuluklar da eskisi gibi değil. Aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanlar birbirini neredeyse hiç tanımayabiliyor. Selam var ama sohbet yok, tanışıklık var ama yakınlık yok. Kimse kimseye yük olmak istemiyor, kimse kimseye fazla yaklaşmıyor. Aslında belki de herkes aynı şeyi hissediyor: biraz çekinme, biraz güvensizlik, biraz da alışkanlık olmuş bir mesafe.
En zoru da şu; insan güvenmek istiyor ama nasıl yapacağını bilemiyor. Çünkü bir kez hayal kırıklığı yaşandığında, o duygu kolay kolay eski haline dönmüyor. İster istemez insan kendini korumaya alıyor. Daha az paylaşıyor, daha az açılıyor. Bu da bir süre sonra yalnızlık hissini beraberinde getiriyor. Kalabalığın içinde bile kendini uzak hissetmek, aslında tam da bu yüzden oluyor.
Oysa güven olmadan hiçbir ilişki tam anlamıyla derinleşemiyor. Ne dostluklar gerçek anlamda güçlenebiliyor ne de kurulan bağlar uzun süre ayakta kalabiliyor. İnsan, kendini rahat hissedemediği bir yerde ne olduğu gibi davranabiliyor ne de karşısındakini olduğu gibi kabul edebiliyor. Sürekli bir “ya şöyle olursa” düşüncesiyle yaşamak, fark etmeden insanı yoruyor.
Belki de mesele, her şeyi bir anda değiştirmek değil. Zaten kimseye sorgusuz sualsiz güvenmek mümkün değil artık. Ama herkese aynı mesafede kalmak da içten içe insanı eksiltiyor. Küçük küçük adımlar atmak, biraz daha açık olmaya çalışmak, karşımızdakini gerçekten dinlemek… Belki de yeniden başlamanın yolu buradan geçiyor.
Herkesin içinde az ya da çok aynı ihtiyaç var aslında: anlaşılmak, değer görmek ve güvenebilmek. Bu yüzden belki de tamamen vazgeçmek yerine, dikkatli ama umudu kaybetmeden ilerlemek gerekiyor. Kırılmamak için duvarlar örmek kolay, ama o duvarların arkasında kalmak da bir o kadar ağır. Bazen risk almak, bazen yeniden denemek… Çünkü güven, tamamen kaybolduğunda değil; yeniden kurmaya cesaret edilmediğinde gerçekten yokoluyor.