Sözün şehveti
Sorumluluk sahibi bir makamdaysanız ağzınızdan çıkan her söze her kelimeye dikkat etmeniz lazımdır. Usûl budur. Yıllardır nesilden nesile aktarılan kadim bilgi, hikmet olarak bize bunu öğretir. Atasözleri sözlüklerinde birbirinden güzel çokça örnek mevcuttur; “iki düşün, bir söyle”, “boğaz dokuz boğumdur”, “söz gümüşse, sükût altındır” gibi.
Özellikle siyaset ve politika ile meşgul olunuyorsa sözün şehvetinin sizi etkisi altına alıp, o şehvete kapılmanın yol açtığı onlarca “söz” kazasını hatırlarız. İşte bunu bildiği için usta siyasetçiler eğer bir topluluğa hitap edeceklerse mutlaka yazılı bir konuşma metni ile çıkarlar toplumun karşısına. Ve o metne mutlaka sadık kalırlar. Konuşmanın ana fikri etrafında araya bir iki espri serpiştirirler elbette ama bu espriler bile mutlaka “günün anlam ve önemine” uygun espri ve anekdotlardır ve danışmanlarca teyidleşilmişlerdir.
Sözün şehveti genelde siz konuştukça coşan muhatap kitleden gelen pozitif dönüşle ortaya çıkar, siz ne söylerseniz kitle coşuyor ve alkıştan ortalık yıkılıyorsa işte tam o noktada siz sözün şehvetine yeniliyorsunuz demektir. Hele ki kitleler karşısında hitabet konusunda yeterli deneyiminiz yoksa ve danışmanlarınızın verdiği konuşma metninin dışına çıkıyorsanız tehlike çanları çalmaya başlamış demektir. Kitle alkışladıkça ve olumlu tepki verdikçe siz kendinize gelen özgüven patlamasıyla çerçevenin dışına doğru yol almaya başlamışsınızdır artık. Nereye varacağınızı, nerede duracağınızı o anda artık sadece Allah bilir.
Hatiplikle amigoluk çok ince bir çizgiyle ayrılır birbirinden. Hatip de kitleyi coşturur, amigo da kitleyi coşturur. İşlev açısından fark yoktur ama niyet ve sonuç açısından oldukça büyük farklar vardır.
Politik kişilerin hele ki devlet görevi ile mükelleflerse çok daha dikkatli düşünmeleri ve bu düşüncelerini çok çok çok daha dikkatli dile getirmeleri gerekmektedir. Bazen hitap ettiğiniz kitle sizinle aynı düşünce frekansında olmayabilir. Bunun verdiği handikapı telafi etmek için sizin gereksiz yere “gaza gelmeniz/gaza basmanız” ve makuliyet otobanının dışına savrulmanız da hitabet kazalarına yol açabilecektir.
Şimdi değerli okurlarımız diyecek ki – spor sayfasında politik hitabet konusu ne alâka?- elbette haklılar ama zaten spor da hayatın tam içinden bir fasıl değil mi? Bunlar da hayat içerisinde olan şeyler.
Üzerinde “Devlet Adamı” elbisesi olan zevâtın hareketleri ve sözleriyle o ağırlığa uygun hareket emesi gereken bir devlet geleneğinden geliyoruz. Adalet devletin vârolmasına dair taşıyıcı direklerden bir tanesidir. Hukuk, kanun, egemenlik sonra gelir. Allah mutlaka adildir ve adaletli olunmasını sever.
Neyse sözü fazla uzatmayalım. Herkes neyin ne olduğunu biliyor zaten. Bilmeyenler de bilenlerden öğreniversin.
Aslında biz bu hafta şampiyon güreşçimiz Rıza Kayaalp’ten bahsedecektik. 13. Kez Avrupa Şampiyonu olarak altın madalya almasıyla rekorları paramparça ederek göğsümüzü kabartmasına dair sevincimizi anlatacaktık. Ata sporumuzun içinde bulunduğu kış uykusundan uyanmaya başlamasına dair sevincimizi paylaşacaktık ama gündem bir anda şirazesinden çıkıverdi.
Yaklaşan Mayıs’la birlikte ülkemizde bolluk ve bereketin artması ve daha ziyade Rahmet’e kavuşmamız duasıyla.